BİY

14 Eylül 2009 Pazartesi

Bursaspor 0-1 Fenerbahçe


Ligimizin az sayıdaki “deplasman gibi deplasman”larından biri olan Bursaspor maçında Fenerbahçe Alex’in attığı gol ile hayati öneme haiz bir 3 puanı hanesine yazdırdı. Maçtan önce beklenildiği gibi her iki takım için de zorlu bir maç oldu ama Fenerbahçe rakibine fazla pozisyon vermeyerek maçı almasını bildi.

Maça etkili başlayan taraf Bursaspor’du. Özellikle Fenerbahçe’nin sol tarafından etkili gelmeye çalıştılar. Fakat daha sonra Fenerbahçe oyunda dengeyi kurdu ve sinir harbi başladı. Önce Sercan ve Bilica arasında yaşanan pozisyonda Sercan’ın tekmelerine karşın hakem gıkını çıkarmadı. Daha sonra her iki oyuncunun topa hamle yapmaya çalışıp çarpıştığı pozisyonda Lugano’ya gösterilen sarı kart sinirleri gerdi. Hemen ardından faul olmayan pozisyonda hakemin faul vermesiyle itirazdan Alex, topu yere sert bir şekilde vurmaktan da Güiza sarıyı görünce iş çığrından çıktı. Ardından Kazım da topa müdahale ettiği pozisyonda sarıyı yiyince Fenerbahçe ilk yarıyı 4 sarı kart görerek tamamladı.

Tabi bütün bunlar olurken cılız da olsa pozisyonları bulan takım Fenerbahçe oldu. Özellikle Güiza yenilebilecek bir kaza golünün müsebbibi olabilirdi kaçırdıkları yüzünden. Kale önünde dokunamadığı bir top var ki saç baş yolduracak cinsten. Neyse ki 42. dakikada kaleci Ivankov’un kısa düşen degajı sonrası kazanılan topta Fenerbahçe Alex’in klasını konuşturduğu pozisyonda golü buldu ve öne geçti. Golden bir dakika sonra Kazım’ın bir şutu var ki arkadan gelen Alex’e pas çıkarsa farkın 2’ye çıkması işten bile değildi.

İkinci yarı öncesi beklentim Bursaspor’un ilk 15-20 dakika baskılı oynayıp gol bulmaya çalışacağı yönündeydi. Eğer bunu başarabilirlerse maça istedikleri gibi hükmedebileceklerini düşünüyordum. Fakat Bursaspor enteresan bir şekilde oyundan stoper Ömer Erdoğan’ı çıkarıp başka bir stoper İbrahim’i aldı. Tabi bir sakatlık falan varsa bilemem. Daum da Roberto Carlos’u çıkarıp Andre Santos’u aldı. Bu değişiklik ile de orta sahada ayağında top tutabilen bir adamı daha oldu Fenerbahçe’nin.

Bursaspor ikinci yarıya beklediğim gibi başlayamadı. Doğrusunu söylemek gerekirse ikinci yarı ilk yarıya göre daha ağır tempoda gitti ilk 15 dakika. Bu da Fenerbahçe’nin işine gelen bir durumdu. Maç bu şekilde devam ederken kötü oynayan Güiza’nın yerine Deivid’i oyuna aldı Daum. Bence oyuna giren futbolcu kesinlikle Semih olmalıydı. Eğer Semih olsaydı daha rahat bir maç olabilirdi Fenerbahçe açısından. Bursaspor 70’te son ve en kritik değişikliğini yaptı. Ertuğrul Sağlam Volkan Şen’i alıp Shin Young Rok’u oyuna sürdü. Her ne kadar bu değişiklik aslında Bursa’nın oyununu çok etkilemese de 75’ten sonra özellikle Sercan’ın orta sahadan getirdiği toplarla Bursaspor gol aramaya başladı. Daum da bunu görerek Mehmet Topuz’u çıkarıp Selçuk’u oyuna soktu. Fakat bu değişiklik çok da fayda etmedi açıkçası. Hatta gol bile yediriyordu Fenerbahçe'ye son dakikada.

Fenerbahçe’de iyi oynayan iki futbolcu vardı. Biri Emre’nin yokluğunda onun yerinde oynayan Mehmet Topuz. Doğrusu Emre’yi aratmadı. Diğeri de golü atan Alex. Attığı golün yanı sıra top her ayağına geldiğinde tehlike yarattı.

Maçta üst düzey bir mücadele vardı. Tempo olarak da iyi bir maç oldu bana göre. Kendini izlettirdi. Skorun 0-1 olması da heyecanı artırdı. Tabi hakem Deniz Çoban’ın büyük takımı kollamayacağım sevdasından ve Bursa tribünlerinin de etkisi altında kalmasından verdiği bir çok yanlış karar ve bu kararlar sonucunda Fenerbahçeli oyuncuların gördüğü sarı kartlar oyunu gerdi. Her şeye rağmen Fenerbahçe Alex’in golüyle maçı kazanarak çok zorlu bir deplasmandan önemli bir üç puan aldı ve lig yarışında kritik bir virajı döndü.

10 Eylül 2009 Perşembe

Bozuk Zemin


Dün akşamki Bosna maçı oldukça kötü bir sahada oynandı. Yerden pas verirken bile top sekerek gidiyordu. Böyle zeminler bizim gibi takımlar etkiliyor, bizim için dezavantaj geyiğini yapmayacağım. Ama bu işe bir çözüm bulunmalı. Futbol bir temaşa sanatı ise, bunu icra edenlerin bu işi en iyi şartlarda yapmasını temin etmek futbol yönetenlerin asli vazifesi olmalıdır. Özellikle milli maçlar gibi milyonlarca insanın oturup izlediği bir organizasyonun en iyi şekilde tertip edilmesi gerekir. Bunun için de futbolun mümkün mertebe müsait zeminde oynanması zaruridir. Bu yüzden bu tip maçların oynanacağı sahaların bir takım kıstaslara uygun olmasını FIFA zorunlu kılmalıdır. Ayrıca ufak takımların teknik kapasitesi yüksek takımları zorlamak için bu tip ayak oyunlarına başvurması da engellenir. Öte yandan maçları zemini kötü olan statta oynatmak ağızlara sakız olmuş Fair-Play ruhuna da aykırı. Kötü zeminde hangi adil oyun? Bu yüzden yetkililer gelip belirnenen statlarda incelemeler yapmalı ve bu derece önemli maçların oynanıp oynanmayacağına karar vermeliler. En azından milli maçlar bu şekilde olmalıdır.

Ne Olacak Bu Tangocuların Hali?


Arjantin deplasmanda Paraguay'a 1-0 yenildi. Sahur vaktine denk geldiğinden ve boş gezenin boş kalfası olmamdan dolayı oturup maçı izledim haliyle. Doğrusu bu kadar kötü bir Arjantin takımı olacağını zannetmiyordum. Tamam iyi durumda değiller bu ara, ama bu kadar da değil, ayıp denen bir şey var.

Maçın ilk yarısı dengede gibi gözüküyordu aslında. Her iki takımında bir şeyler yapma çabası vardı. Fakat Paraguay Arjantin'e oranla daha derli toplu bir görüntü içerisindeydi. Golden önce iki topları da direkten dönmüştü. Derken orta sahadan çok şık ve seri paslarla hücuma çıktılar ve gol geldi. Valdez çaprazdan sert ve düzgün bir vuruşla takımını öne geçirdi. Arjantin'in hevesi kırıldı bu golle, Paraguay da 1-0'ı kafi görünce geri kalan dakikalarda ortaya yavan bir oyun çıktı.

İkinci yarıya Arjantin Datolo-Lavezzi değişikliği ile başladı. Fakat bu değişiklik de pek fayda etmedi. 53'te Veron ucuz bir şekilde ikinci sarıyı gördü ve takımını 10 kişi bıraktı. Arjantin'in işi artık daha zordu. Daha sonra Agüero çıktı Martin Palermo girdi ama orta sahada bir şey olmayınca kimi getirirsen getir ilerde bir şey yapamaz. Arjantin ikinci yarı boyunca en tehlikeli pozisyonunu 90+4'te bulabildi ve maçı 1-0 kaybetti.

Arjantin'de bir organizasyon sorunu var ve bu sorunu çözecek adam kesinlikle Maradona değil. Zaten futbolculuğunda bireysel yetenekleriyle ön plana çıkmış oynadıkları takımlara sayısız maçlar kazandırmış futbolcular iyi teknik direktör olamıyor. Buna örnek olarak Hagi'yi de gösterebiliriz. Futbolculuğuna kimse bir şey diyemez ama teknik direktörlüğüne herkes sallar. Görünen o ki Maradona da böyle olacak. Maradona gibi tüm zamanların en yetenekli futbolcusunun, bireysel anlamda zirve yapmış, oynadığı futbolla Arjantin'e neredeyse tek başına Dünya Kupası'nı kazandırmış birisinin takımdaşlık kavramını yerleştirmesi çok zor hatta imkansız. Üstelik teknik direktörlük tecrübesi de yok. Zaten Arjantin'in sahadaki görüntüsüne baktığınızda (oynadığı futbol diyemiyorum zira öyle bir şey yok) topu alan kendi başına bir şeyler yapmaya kalkıyor. Lavezzi alıyor gidiyor, Messi alıyor gidiyor sonu tabi hüsran oluyor. Bu şekilde başarı gelmez.

Arjantin bir şekilde ordan burdan play-off'tan Dünya Kupası'na gider. Fakat bu şekilde oynayarak 2010'da gruptan çıkamaz. Toparlanamazsa durum vahim. Son olarak Veron ilerlemiş yaşına rağmen çıktı mükemmel oynadı. İnanılmaz hırslı ve istekliydi. Sahada adeta Gattuso'yu gördüm. Gördüğü kırmızı karta rağmen çok iyi oynadı. Maradona kenarda karizmayı çizdirmeye devam ederken, o sahada karizma yaptı.

Yapmayın Çocuklar !!!


Milli takım dün akşam oynanan maçla birlikte Dünya Kupası’na gitme şansını mucizelere bıraktı. Belki bu takım daha önce bir çok mucizeyi başardı. Ama onlar kendi elinde olanlardı ve başkasına bağlı değildik. Şimdi ise gerçekleşmesini beklediğimiz mucize Bosna’nın iki maçını da kazanamaması. Olayın bizle alakası yok.

Aslında maça golle başladık, öne geçtik. Fakat Bosna yavaş yavaş üzerindeki ölü toprağını attı. Bir de buna savunmada ve orta sahada yaptığımız basit top kayıpları eklenince Bosna maçı çok rahat bir biçimde tek kaleye çevirdi. Savunmadan topu çıkarma yöntemimiz “dan-dun” şeklinde oldu ve bunaltıcı baskı sonucunda golü yedik. Golü yediğimiz faul pozisyonunda aslında herhangi bir ihlal yoktu ve burdan yola çıkarak mağlubiyetten hakemi sorumlu tutabiliriz. Fakat bu kolaycılık olur. Çünkü Bosna baskıyı kurmuştu ve o gol olmasaydı başka bir gol yerdik biz. Zira o dakikalarda toplara gelişigüzel vurmaktan başka bir şey yapmadık. Golden önce Emre’nin sarı kart görmesi, golden sonra da Fatih Terim’in tribüne gönderilmesi bizim için olumsuz gelişmelerdi.

İkinci yarıya Sercan ve İsmail ile başladık. Özellikle Sercan’ın oyuna girmesi hücumda biraz olsun etkinliğimiz artırdı. Fakat Estonya maçında gereğinden fazla efor sarfetmek zorunda kalan oyuncularımız oyundan düştüler. Bir yandan rakip kalede pozisyonlar ararken diğer taraftan kendi kalemizde çok basit hatalar yapıp rakibe pozisyon vermeye devam ettik. Zaten Bosna’nın pozisyonlarının neredeyse tamamı bizim yaptığımız çok basit hatalardan kaynaklandı.

Milli takımda iyi oynayan futbolcu neredeyse yok gibiydi. En iyi oyuncu Volkan’dı. O da gol de hatalıydı. O kadar uzak mesafeden o tip vuruş yapacak adama 5-6 kişilik baraj kurdurmak son derece yanlış. Ama adam da çok iyi vurdu doğrusu. Hakkını teslim etmek lazım. Onun dışında ilk yarıda baskı yediğimiz dakikalarda orta sahamızda Ceyhun Gülselam yerine Nuri Şahin olsaydı en azından ayağa pas yapabilir o baskıyı kırabilirdik. Bu noktada Fatih Terim’i eleştirmek gerekiyor.

Dünya Kupası’na gitme şansımız artık yok denecek kadar az. Aslında biz Dünya Kupası’nı içerde Belçika ile berabere kalırken, deplasmanda Estonya’yı yenemezken, 1 puanı almak varken manasız bir biçimde İspanya’ya saldırırken kaybettik. Bir de rahat bir galibiyet alamadık grubun vasat takımlarına karşı. Elin oğlu 6-7 tane atarken biz zar-zor yenebiliyoruz. Ekonomik oynamayı, elimizi kolumuzu sallaya sallaya maç kazanmayı bir türlü beceremedik. Dünya Kupası'nın yeri bambaşka. Avrupa Futbol Şampiyonası gibi değil. Orda olmak güzel olurdu. :(

8 Eylül 2009 Salı

Var mısın, Yok musun?


Milli takım yarın akşam Bosna'da 2010 Dünya Kupası'na "varım" ya da "yokum" demek için sahaya çıkacak. Kabul etmek gerekir ki rakibimiz çok iyi bir takım grupta bulundukları yeri kesinlikle hak ettiler. Özellikle biz İspanya ile meşgulken iki maçta da Belçika'yı yenmeleri avantajı ele geçirmelerini sağladı. Biz de o Belçika ile içerde berabere kaldık.

Ağustos'ta oynanan Ukrayna maçına kadar bir çok insan milli takımdan ümitsizdi. Gerek fikstürün zorluğu gerek oynanan futbol gerekse de rakip Bosna-Hersek'in oynadığı futbol "2010'a veda" niteliğindeydi. Fakat Ukrayna'yı deplasmanda 3-0 yenmemiz işin rengini bir nebze olsun değiştirdi. Alınan galibiyet umutları yeşertti. Estonya maçında da yenilen iki gole rağmen Arda, Emre ve Tuncay'ın çok iyi oynamalarıyla ortaya konulan oyun ve alınan galibiyetin de etkisi ile çoğu insan "Biz Bosna'yı orada yeneriz." demeye başladı. Tabi bunu söylemeleriniz bir çok nedeni var. Birincisi uzun zaman sonra ilk defa milli takım kampında bu kadar formda futbolcu var. İkincisi Estonya ve Ukrayna maçları. Üçüncüsü de 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'ndaki unutulmaz maçlarımız. Gerçi çekirge bu kadar çok sıçrar mı? Onu bilemeyeceğim. Tüm bu faktörleri üst üste koyunca ortaya umutlanabileceğimiz bir durum çıkıyor. Ama şu da bir gerçek biz Bosna'yı orada yensek bile kaderimiz hala onların elinde. Son maçta Güiza'nın yardımına ihtiyacımız olabilir.

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Çeşitli insanlar çıkıp; "Biz Dünya Kupası'na gidemezsek Dünya kaybeder. Turnuvalara renk katan bir takımız. Şöyleyiz böyleyiz." diye ahkam kesiyor. Arkadaş, hiç kimse seni kara kaşının kara gözünün hatrına oraya vuvuzela gürültüsü dinlemeye çağırmaz! Önce hak et! Böyle şeyler söyleyerek kendiniz avutmayın, kandırmayın. Biz oraya gidemezsek biz kaybederiz başkası değil.

3 Eylül 2009 Perşembe

Rijkaard'ın Farkı


Ülkemize bugüne kadar bir çok yabancı futbolcu ve teknik adam geldi. Bunların büyük takımlarda görev alanlarının önemli bir kısmıyla da röportajlar yapıldı. Geçenlerde Frank Rijkaard ile bunlara benzer bir röportaj gerçekleştirilmiş. Röportaj diğerlerine benziyor ama verilen cevaplar diğerlerinden farklı.

Bu röportajlarda sorulan soruların çoğu diğer buna benzer röportajlarda da vardır. Örnek vermek gerekirse Türk futbolunun durumu ve ligin kalitesi ile ilgili sorular. Verilen cevaplarda benzerdir. İşte "Çok yetenekli oyuncalarınız var. Turkcell Süper Lig çok mücadeleci bir lig. Türk futbolu her türlü imkana sahip." falan filan. Bu cevaplar hiç değişmezken Rijkaard Türk futbolu ile ilgili sorulan soruya bir yabancının bugüne kadar verdiği en mantıklı, en doğru cevabı vermiş. "Herşeyden biraz var ama hiçbir şeyden tam yok." diyerek farkını ortaya koymuş. Nice teknik adamlar geldi geçti bu diyardan hiçbirisi bu cevabı vermedi ya da veremedi. Ama daha geleli 3 ay olan Rijkaard en doğru tespiti yapmasını bildi. Bu da Rijkaard'ın olaya ne kadar hakim olduğunun bir emaresi. Gerçekten mükemmel bir cevap.

1 Eylül 2009 Salı

Barça-Sporting

Hola,

Me presento:
Soy Abelardo, un chico español (catalán) de 21 años, donde dedicaré un microespacio para comunicaros como va evolucionando el F.C. Barcelona en todas sus competiciones.

Ayer empezó la liga, el Barça se enfrentaba a Sporting de Gijón. Aún no se esta viendo al Barça con la plenitud de juego del año pasado, se han notado sobre todo las bajas de Messi (compromisos con su selección) e Iniesta (Lesión), pero aún así el equipo "blaugrana" (Barça) se impuso con un contundente 3-0 al sporting, lo más destacad0 ha sido el primer gol de Ibrahimovi´c , que ha sido de cabeza, con la camiseta de su nuevo equipo. También hay que destacar la progresión cada vez más evidente del juego de Bojan y de Pedro.


1er gol de Ibrahimovi´c




CURIOSIDADES:
Hemos podido ver al entrenador del Inter de Milán en el partido estudiando al Barça, que como ya sabéis, es rival en la Champions. Eto'o juega en el Inter de Milán, el Barça se lo vendió al Inter a cambio de "ibra" y una importante suma de dinero, tampoco se dieron muchas causas para esta despedida del camerunés. Existe el morbo de que Eto'o (cuyo carácter conocemos todos) se crezca en este partido y haga lo imposible por marcar y poder fastidiar a su anterior equipo, este será un partido interesante de seguir.



Os habéis fijado que Dani Alvés se ha operado las orejas. "Quizás más que por estética ha sido por aerodinámica, habrá que ver si corre más de lo que ya lo hace por la banda jejejejeje".












Si tenéis alguna pregunta u sugerencia os dejo mi correo:

abelardopardo09@gmail.com

fdo.: Abelardo Pardo