BİY

30 Kasım 2010 Salı

Mourinho Savunma Oynatabilir miydi?


Dün akşam Real Madrid 5-0 kaybedince Jose Mourinho'nun tıpkı geçen sene Inter'deyken yaptığı gibi bir savunma yapması gerektiği söylenmeye başladı.

Öncelikle geçen seneki yarı final maçlarıyla ilgili olarak şunları söylemek gerekiyor. Her iki maçta da hakemlerin tartışmalı kararları vardı. Hatta yanlış hatırlamıyorsam ilk maç sonunda Mourinho geçen sene de Barcelona'nın hakem hatalarıyla Chelsea'yi elediğini söylemişti.

Ayrıca Barcelona'da oynanan rövanş maçını Inter kaybetmiş, sadece turu geçecek skoru elde etmişti. Yine Barcelona'nın hakemin tartışmalı kararıyla sayılmayan bir golü de vardı. O maç için o futbol doğruydu. Sonuçta tek farklı mağlubiyetten bir şey olmazdı. Fakat dün akşam Real Madrid'e tek farklı mağlubiyetten fazlası lazımdı. Kaldı ki Real Madrid'in geçen sene Inter'in yaptığını yapması kolay değildi.

Ayrıca Real Madrid Inter'in oynadığına benzer futbolu 5 maçlık serinin ilk maçında oynamıştı. Schuster'in "Barcelona'yı yenemeyiz." açıklamasından sonra Juande Ramos takımın başına getirilmiş, Real Madrid oyunu tamamen kendi yarı sahasında kabul etmiş Casillas penaltı kurtarmış fakat son dakikalarda yenilen gollerle 2-0 mağlup olmuştu. Yani benzer bir futbol daha önce denenmiş fakat başarıya ulaşamamıştı. Öte yandan o maçla bu maç arasında iki takımın durumları bakımından farklar var. O zaman Barcelona her kulvarda tozu dumana katarken Real Madrid başarısız sonuçlar alıyordu. O maç öncesinde tarihi fark beklentisi vardı. Tıpkı bu seneki Fenerbahçe-Galatasaray derbisine benziyordu. Fakat bu sene Real Madrid Nou Camp'a namağlup lider gitti ve Mourinho ve futbolculardan insanların farklı beklentileri vardı. O yüzden savunma oynayamazdı.

Ortada böyle örnekler varken benzer bir anlayışla çıkıp kaybedeceğime kendi oyunuma bakarım diye düşündü ama fena çuvalladı. Jose Mourinho Porto, Chelsea ve Inter'de şampiyonluklar kazandı ama Real Madrid ile kazanacağı bir La Liga şampiyonluğu hiç kuşkusuz kariyerinin en önemli şampiyonluğu olacaktır.

Rüzgar Eken Fırtına Biçer


Bu akşamki El Clasico için söylenebilecek atasözlerinden bir hiç tartışmasız herhalde budur. Mourinho ile Barcelona arasındaki rekabete 6 senedir Şampiyonlar Ligi bazında tanık oluyorduk. Geçen sene Inter'in başındayken finale çıktığında orta sahaya koşup deliler gibi sevinen Mourinho, yine Chelsea'nin başında olduğu zamanlarda da Nou Camp'ta atılan gollerden sonra delicesine seviniyordu. Tabi tüm bunlar Barcelona ile Mourinho arasındaki gerginliği daima artırdı. Mourinho'nun takımlarının Nou Camp'ta hep eksik kalması hiç şüphesiz tesadüf değildir. Bu akşam da bu gelenek Sergio Ramos ile devam etti.

Geçen sene El Clasicolarda hem Pellegrini hem de Guardiola bazı ofansif oyuncularından feragat etmiş maçlar beklentinin altında geçmişti. Bu akşam da Mourinho'nun da orta sahaya Xabi Alonso ve Khedira'nın yanına Lassana Diarra'yı da eklemesini bekliyordum. Fakat Mourinho Higuain hariç ideal 11'iyle sahaya çıktı. Guardiola'nın da geçen seneden esinlenerek orta sahaya Mascherano'yu koymasını bekledim ama o da ideal 11'iyle sahaya çıkmayı tercih etti.

Maçın 0-0'lık ilk 10 dakikalık bölümünde Real Madridli oyuncular top Barcelona'dayken 11 kişi topun arkasına geçip savunmayı da önde kurarak oyunu 30 metreye sıkıştırmaya çalıştılar. Ancak Barcelona o 30 metrelik aralıkta bile inanılmaz işler yaptı. Zaten daha maçın başında Messi'nin mükemmel vuruşu direkten dönünce maçın Barcelona için sıradan bir La Liga maçı gibi geçeceği belli olmuştu. Bir tarafta Barcelona vardı ama karşısındaki takıma Real Madrid demeye 1000 şahit lazımdı.

18 dakikada maç 2-0 olunca Real Madridli oyuncular oyun disiplininden koptular. Cristiano Ronaldo bir şeyler yapmanın derdine düştü. Guardiola ile yaşadığı gerginlik Real Madrid'i biraz canlandırsa da birkaç korner dışında Real Madrid bir şey üretemedi.

2.yarıya Jose Mourinho Diarra-Mesut değişikliğiyle başladı ama o dakikadan sonra allame-i cihan olsanız -ki Mourinho belki de öyledir- maçı çevirmesi mümkün değildi. Yıllardır Barcelona'yı yakından takip ediyorum. Öne geçip kaybettiği bir bu sene Süper Kupa'daki Sevilla maçını hatırlıyorum kaldı ki rövanşta kazandılar. Onun dışında sanıyorum 1-2 tane içeride oynadıkları Villareal maçında berabere kaldılar. Yalnız bu kadar konsantre olmuş bir Barcelona'nın bu maçı kazanamaması için mucizelere ihtiyacı vardı "Special One"ın.

Real Madrid 2.yarıya golle başlayıp maça ortak olmanın peşindeydi. Ancak Messi buna izin vermedi. İlk önce kendisi bir şut denedi savunmadan döndü. Baktı ki yine Mourinho'nun takımlarına karşı gol orucunu bozamayacak "Ben de asist yapar perişan ederim." diye düşünmüş olacak ki 3 dakikada yaptığı 2 asistle Villa'ya 2 gol attırdı ve maç 4-0'a geldi. Bu dakikadan sonra Barcelona Real Madrid ile adeta "alay" etti. Topuk pasları mı istersin, bacak arası mı istersin, arka arkaya 30-35 pas mı istersin? Hepsini yaptı Barcelona. Tabi bunda Mourinho'nun Real Madrid'ine karşı oynamanın da verdiği duygunun payı büyüktü. Bu takım deplasmanda 6-2 kazandığında ya da Roma'da Şampiyonlar Ligi şampiyonu olurken bu tip işlere kalkmamıştı. 5-0 olunca da beklenen oldu. Hakem ne kadar kırmızı kart çıkarmamak için uğraşsa da Sergio Ramos kayış kopardı gitti Messi'ye arkadan daldı arada Diarra'yı da götürdü ve kırmızı kart gördü. Yine milli takımdan arkadaşları Puyol ve Xavi'ye yaptığı hareketler de terbiyesizceydi.

Jose Mourinho'ya eleştiri yapmak çok garibime gidiyor ama bu akşam kesinlike kendi oyununu oynamaktansa Barcelona'yı durdurmanın yollarını aramalıydı. Maç 5-0 oldu diye böyle yazıyor değilim. Çünkü dünya üzerindeki hiçbir takımın Nou Camp'a gidip de kendi oyununu oynayarak oradan başı dik ayrılması mümkün değil. İddia ediyorum Barcelona dışındaki takımlardan bir Dünya Karması oluşturun Nou Camp'ta Barcelona'nın karşısına koyun kendi oyununu oynamaya kalkarsa perişan olur. Hele bir de Barcelonalı oyuncular bu maça konsantre oldukları gibi konsantre olurlarsa hiç şansları olmaz. O yüzden Jose Mourinho'nun öncelikle rakibi durdurması gerekirdi. Çünkü Real Madrid diğer takımlara ne kadar çok gol atarsa atsın Barcelona ile aşık atacak düzeye henüz gelemedi. Zaten buna zaman da yok. Adamlar sadece Guardiola dönemini saysak bile 2,5 yıldır bu futbolu oynuyor. Kaldı ki Rijkaard ile birlikte evveliyatı var. Oysa Jose Mourinho sezonun ilk haftasından itibaren sayarsak 3 aydır Real Madrid'in başında. 3 aylık bir takımın 2,5 yıllık bir takıma böylesine üst düzey bir maçta oyununu kabul ettirmesi eşyanın tabiatına aykırı.

Barcelona'da tüm futbolcular mükemmel oynadılar. Real Madrid'de ise sadece Pepe'yi beğendim. O da Messi'den çalım yemediği için. Casillas ise çaresizdi.

Son olarak maç yüksek tempolu seyir zevki yüksek bir maçtı. Maçın başından kalkıp mutfağa çay almaya gidemedim. Tabi zaman zaman gerginlikler de yaşandı. Ronaldo ile Guardiola arasındaki gerginlikte iki tarafta suçlu gibi ama Ronaldo daha suçlu. Çünkü topu almaya giden adam sadece topu almak ister adamı itmez. Öte yandan Messi gibi bir futbolcudan Carvalho'yu attırmak için bu kadar ucuz numaralara girmesini beklemezdim. Maç 2-0 bitseydi o pozisyondan Jose Mourinho'ya iyi malzeme çıkardı. Sergio Ramos ise hakemin tüm çabalarına rağmen kırmızı kart görmeyi başararak Mourinho'nun geleneği devam ettirdi. Maçın hakemi de oyunu fazla kesmemeye özen göstererek temponun yükselmesine katkı sağladı. Ancak Real Madridli oyuncuları atmamak için de bir hayli uğraştı.

Maçtan önce Jose Mourinho'nun takımı 5-0 mağlup olacak diye 100 kişiye sorsalar "Olmaz öyle şey." derlerdi. İşte Barcelona bugün "olmaz" denileni yaptı. Bu 5-0'lık skor kolay kolay hazmedilecek bir skor değil. Başlıkta "Rüzgar eken fırtına biçer." dedik. Acaba 2. maçta karma felsefesi devreye girer de bu fırtına kasırgaya dönüşür mü, merak içindeyim.

29 Kasım 2010 Pazartesi

El Clasico Zamanı


Barcelona ile Real Madrid bu akşam TSİ 22.00'da Nou Camp'ta karşılaşacak. Dünyanın gözü bu maçta olacak. Maç NTV Spor'dan canlı yayınlanacak.

Bu maç için bir tahmin yürütmek hakikaten çok zor. Bir tarafta öve öve bitiremediğimiz Barcelona diğer tarafta ise Mourinho'nun Real Madrid'i. Maçın kaderine tesir edecek o kadar çok adam var ki tahmin yapmak imkansız hale geliyor.

Bu maçın değerlendirmesine Real Madrid cephesinden başlamak daha doğru olacak diye düşünüyorum. Öncelikle Real Madrid Barcelona'ya lider geliyor ve ben Mourinho'nun ilk etapta buradan lider ayrılmanın hesapları içinde olabileceğini düşünüyorum. O yüzden bir beraberlik Real Madrid'i üzmeyecektir. Bunun için de Mourinho'nun öncelikli amacı Barcelona'yı durdurmak olacaktır. Ancak bunu geçen sene Inter'deyken yaptığı gibi 9 kişiyi ceza sahasına çekerek yapacağını düşünmüyorum. Çünkü buradan duyduğumuz, bildiğimiz kadarıyla Real Madrid camiasının basınıyla, taraftarıyla bu tip bir futbol anlayışını kabul etmesi mümkün değil gibi gözüküyor. Öyle ki sene başında maçlar kazanılmasına rağmen gol yollarında sıkıntılar yaşandığından Mourinho özellikle Marca Gazetesi'nden eleştiriler almış, statta homurdanmalar duyulmuştu. O yüzden Inter'in 2.maçta oynadığı futbola benzer bir oyun ortaya çıkacağını sanmıyorum. Geçen sene ilk maçta oynadığına benzer bir oyun çıkabilir belki ama o maçta da Eyjafjallajökull'un ve hakemin bazı hatalı kararlarının da payı vardı. Öyle ki maçtan sonra Mourinho "Geçen sene de Barcelona Chelsea'yi hakem hatalarıyla eledi." demişti.

Bu maçta Mourinho savunmaya hiç şüphesiz biraz daha öncelik verecektir. Çünkü Xabi Alonso ve Khedira'nın sadece ikisi Barcelona'yı durdurmaya yetmez. Di Maria'nın kısıtlı yardımları da yetmeyecektir. Bu yüzden savunması hiç olmayan Mesut Özil'i bu maçta kullanmayabilir onun yerine Lassana Diarra'yı oynatabilir Mourinho. Çünkü C.Ronaldo ve Higuain savunmaya hiç yardım etmiyorlar. Bir de Mesut oynarsa bu lükse kaçar.

Son olarak Real Madrid'in bu maçtaki en önemli hücum silahlarından biri duran toplar olacaktır. Çünkü Barcelona kısa bir takım ve bu tip toplarda sıkıntı yaşayabilecek bir takım. Öyle ki 6-2'lik maçta yanlış hatırlamıyorsam Real Madrid 2 golü de duran toptan atmıştı.

Barcelona ise sistemi belli olan bir takım. Her maça aynı anlayışla çıkıyorlar. Ama o sistemi mükemmel uyguluyorlar. Ancak bu sistemin de bir dezavantajı var, sıkıntıya düştüğün maçlarda alternatifini üretemiyorsun. Ancak Guardiola geçen sene Real Madrid maçlarında bir takım değişiklikler yapmıştı. Örneğin geçen sene Nou Camp'taki maçta Ibrahimovic'i kenarda bekletmiş, Santiago Bernabeu'daki maçta ise Dani Alves sağ açık gibi oynamıştı. Ama Inter maçlarında Mourinho'nun tuzağına düşmüş gerekli değişiklikleri yapmayınca finale çıkamamıştı. Guardiola Real Madrid maçlarına fazla kafa yorduğundan Villa-Messi-Pedro üçlüsünden Pedro'yu kesip oraya Iniesta'yı koyup, orta sahaya mücadeleci Mascherano'yu koyabilir. Bunun dışında bir değişiklik yapacağını sanmıyorum.

Geçen yıl oynanan El Clasico maçları bol gollü geçmesi beklenen ama kısır geçen maçlar olmuştu. Umarım bu maç en azında TGS 4-6 biter. İddaa TGS 4-6 oynamadım sadece temenni.

Her Maçın Canı Ayrıdır


Galatasaray ile Beşiktaş Ali Sami Yen'deki son derbide karşı karşıya geldiler ve son maçı Beşiktaş 2-1 kazanarak şampiyonluk yarışına az da olsa tutunmuş oldu. Galatasaray ise bu sezon 7. mağlubiyetini alarak sezonu kapattı. Bana sorarsanız aslında 2. hafta sonunda Galatasaray sezonu kapatmıştı.

Maç öncesinde Beşiktaş'ın bu maçı kazanmasını çok zor görüyordum. Çünkü ileri uçta oynayan oyuncuları formsuzdu ve Beşiktaş'ın bu adamlarla gol bulabilmesi kolay gözükmüyordu. Öte yandan Hagi'nin gelmesiyle daha defansif oynayan Galatasaray'ın derbilere uygun bir oyun formatı var gibi gözüküyordu ve bunun Galatasaray için bir avantaj olabileceğini düşünüyordum. Ayrıca istatistikler de Galatasaray'dan yanaydı.

Ancak böyle olmadı. Ali Turan'ın yaptırdığı penaltı bütün dengeleri alt üst etti. Gol atmasını ummadığım Beşiktaş 1-0 öne geçti. Hiç kimse kusura bakmasın ama Ali Turan'ın Galatasaray'da sağ bek oynaması korkaklıktan başka bir şey değildir. Hıncal Uluç gibi oldum ama öyle. Bu adam sene başında Sabri'nin yokluğunda sağ bek oynarken rakipler o bölgeden adeta maden bulmuş gibi saldırıyor, pozisyonlar buluyor, goller atıyordu. Böyle bir durum varken, elinde de Sabri varken hala Ali Turan'ı orada oynatıyorsan sende sıkıntı var demektir. Zaten hücumda çoğalma sıkıntısı yaşıyorsun. Galatasaray'ın yakaladığı pozisyonlarda kadrajda en fazla 4 sarı kırmızı forma giyen adam görebiliyoruz. Bir de sen hücum edebilen bekini orta sahaya çekip stoperden bozma sağ bek oynatıyorsun. Hakan Balta da fazla çıkan bir adam değil. 4 tane adam kafadan gitti zaten. Cana ile Ayhan da hücuma katılmıyorlar 2 adam da ordan gitti. Kalıyor geriye 4 adam. 4 kişiyle gidip de maçı çevirmen için ancak rakibin Ali Turan gibi bireysel hatalar yapması gerekiyor. Ersan 2 pozisyonda hata yaptı ama ileride gol atabilecek adamın olmadığından onları değerlendiremedin. Yalnız bu konuda Hagi'ye eleştiri getirmek doğru değil. Mehmet Batdal olsa golleri atardı diyemeyiz. Baros da sakatlıktan yeni çıktı. Burada suç santrafor transfer etmeyen yönetimde veya sene başında santrafor transferi istemeyen Rijkaard'ta.

Beşiktaş da öyle inanılmaz işler yapmadı. İlk yarıda penaltı haricinde pozisyonu yok. Ama Hagi'nin yaptığı her değişiklik Beşiktaş'ı ileri götürdü. Önce Pino'yu esas yerine çekip Mehmet Batdal'ı oraya soktu böylece özellikle Ersan'ı çok rahatsız eden Pino yerine markajı kolay Mehmet Batdal oyuna girdi ve Beşiktaş'ın stoperleri rahatladı. Daha sonra Servet'i çıkarıp Barış'ı aldı böylece Nobre rahatladı etkili olmaya başladı. En sonda Elano çıkıp Baros girince Schuster Necip'i orta sahaya koydu ve Guti rahatladı. Böylece Beşiktaş 2.golü de buldu. 90+1'deki gol ise en azından Galatasaray'ın gol orucunu bitirdi.

Maçın hakemi Cüneyt Çakır 2-3 sene öncesine kadar kartına çok başvuran bir hakemdi. Örneğin Hilbert'in sarı kartı varken yaptığı bir hareket var ki eski Cüneyt Çakır Hilbert'i 2.sarıdan atardı. Yine Bazı Beşiktaşlı taraftarlar da Cana'nın atılması gerektiğini savunuyorlar.

Bu sonuçla beraber uçurumdan aşağı düşen Beşiktaş tutunacak bir dal yakalamış oldu. Şimdi Beşiktaş'ın yapması gereken o dala sıkı sıkı tutunup yukarıya tekrar çıkabilmek. Galatasaray ise artık lige havlu attı. Yazının başında da belirttiğim gibi bana göre Galatasaray ilk 2 maçını kaybedince zaten şampiyon olamayacağı belliydi. Çünkü bir çok zor maçını oynamamıştı. Belki mağlup olması beklenen bazı maçlarda Galatasaray daha sonra mağlup olmadı ama sonuçta 7 mağlubiyete ulaştı. Son yıllarda ligde şampiyon olan takımlar maksimum 6 mağlubiyetle şampiyon olmuşlar. Bu da demektir ki tepeden tırnağa radikal kararlar almanın zamanı geldi.

Son olarak Harry Kewell hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Galatasaray taraftarının sevdiği oyuncuların başında Harry Kewell geliyor şüphesiz. Tabi sevilmeyecek adam değil de bu ilginin aşırı olduğunu düşünüyordum. Çünkü sürekli sakatlıklar yaşayan sezon boyunca oynanan maçların ancak yarısında forma giyebilen bir oyuncu. Ama dün akşam ceza sahasındaki bir pozisyon sonrasında neden bu kadar sevildiğini anladım. Harry Kewell ceza sahası içersinde yerde kalmasına rağmen pozisyonu devam ettirip gol atmaya çalıştı. Başka bir futbolcu olsa devam etmez hakemden penaltı bekler ve birçok hakem de o pozisyonda penaltıya hükmedebilirdi. Gerçekten de çok asil bir davranıştı. Keza Neill'ın Nobre'nin sarı kart gördüğü pozisyonda hakeme "Sarı kartlık bir şey yok." şeklindeki hareketi de centilmenceydi.

28 Kasım 2010 Pazar

FM 2011 Değerlendirmesi


Her FM serisinde olduğu gibi yine ilk önce Fenerbahçe'yle oyun açtım. Taktik, antrenmandı derken ayarları yaptıktan sonra düşük transfer bütçesi nedeniyle sadece Manisaspor'dan Okay Yokuşlu'yu cüzî bir fiyata transfer ettim.

Şampiyonlar Ligi ön elemesinde ilk turda Unirea Urziceni ile karşılaştım. İçeride 3-1 deplasmanda 2-0 kazanarak Zenit'in rakibi oldum. Lige de Bucaspor galibiyetiyle başladım. Zenit ile ilk maçımı deplasmanda oynadım ve 0-0 berabere kaldım. Fakat maçın çok sert geçmesi sebebiyle birçok oyuncum haftasonu oynayacağım Gaziantep maçına hazır değildi ve ben de geniş kapsamlı bir rotasyon yapmak zorunda kaldım. Bu rotasyonun faturasını 3-1 yenilerek ödedim. Rövanş maçında da içeride kontradan yediğim golle 1-0 mağlup oldum ve Avrupa Ligi'nin yolunu tuttum. Avrupa Ligi'nde Basel, Rosenborg ve Dundee Utd. ile eşleştim ve 5 galibiyet 1 beraberlikle gruptan çıktım. Bu arada içeride 0-2 geriye düştüğüm Dundee Utd. maçını 3-2 kazanmasını da bildim.

Ligde de işler iyi gitti. Fikstürde Trabzonspor'u takip ediyordum. Bursaspor ise lige 8'de 8'le başladı. Ben ise aldığım bir mağlubiyet yüzünden onları 3 puan geriden takip ediyordum. 9.haftada Trabzon Bursa'yı deplasmanda yendi, ben de içeride yenince 10.hafta sonunda Bursa'nın 3 puan önüne geçmiş oldum. Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzon'la ilk yarıda içeride oynadım ve hepsini yendim. İlk yarının son haftası ise ligin 15.si Manisaspor'a deplasmanda çok kötü bir maçın ardından 1-0 yenilerek Bursa'yla aramdaki farkı 9'a çıkaramadım.

Ara transfer döneminde Güiza'yı satılık, Bilica'yı ise kiralık olarak Lazio'ya gönderdim. Sözleşmelerinin bitimine 6 ay kaldığından Mahamadou Diarra ve Selçuk İnan'ı beleşe aldım. Transfer dönemi bittikten sonra Lugano "Hoca ben gitmek istiyorum bana yardımcı olursun." dedi. Ben de "Yaza gönderirim." dedim. Onun alternatifi hazır zaten. Freiburg'dan Ömer Toprak.

Türkiye Kupası'nda da çok kolay bir gruba düştüm. Orduspor, Denizli, Kayseri Erciyes ve Altay'la oynadım. Orduspor maçındaki rotasyondan dolayı berabere kalınca diğer maçlara as oyuncularla çıkıp rahat kazandım. Ardından çeyrek finalde Galatasaray ile eşleştim. İlk maçı içeride oynadım. Galatasaray'ın birçok önemli oyuncusu eksikti ve ben de bundan en iyi şekilde yararlanmalıydım. Kadıköy'de seyirciyle birlikte rakibi baskı altına aldık ve 2-0 kazandık. Rövanşın ise zor geçeceği belliydi. Galatasaray 90 dakikayı 2-0 önde kapattı ve maç uzadı. Uzatmalarda Semih skoru 2-1 yapmayı başardı. Galatasaray 3. golü attı ama Semih'in attığı golle yarı finale çıkan taraf ben oldum.

İkinci yarıya Bucaspor deplasmanında aldığım galibiyetle başladım. Trabzon maçına kadar tüm maçları kazandım. Trabzon deplasmanında sarı kart cezalısı Lugano'nun yokluğunu hissettik ve 1-0 kaybettik. Avrupa Ligi'nde de Rapid Wien ile eşleştik. İki maçı da kazanıp bir sonraki turda Şampiyonlar Ligi'nden gelen Bursaspor'u eleyen Juventus'a rakip olduk. İlk maçta Krasic'i durduramayınca içeride 2-1 yenildik. Deplasmanda ise yardımcı antrenörün tavsiyesine uyup 4-2-3-1 oynadık. Fakat savunmada yaptığımız hatalardan dolayı 3-2 kaybettik ve Avrupa defterini kapadık.

Arka arkaya oynadığımız maçlar oyuncuları kötü etkilemeye başladı. Alex yokları oynuyordu ve maçları zar zor kazanabiliyorduk. İçeride Kayserispor'u 3-2 yendikten sonra maç sonu oyunculara "Yeteri kadar iyi değilsiniz." dedim. Hay demez olaydım. Squad Harmony'nin içine ettik. Bekir'le Emre mutsuz oldular. Bekir'i bir şekilde hallettik de Emre geldi rest çekti. Ben de "Haddini bil, hocan var karşında." falan deyince, "Pişman olacağım şeyler söylemek istemiyorum." dedi çekti gitti. Sonra transfer listesine konmak istedi. Ben de reddettim. Bu olaydan sonra Emre'yle her maç öncesinde ayrı motive etsem de bir daha benle konuşmaya yanaşmadı. Beyefendinin bana tahammülü yokmuş. Herhalde göndermek zorunda kalacağız.

Tabi takım kötü oynamaya başladı. Ligin zayıf ekiplerinden Konya'yla deplasmanda oynadığım maçı duran toplardan attığım 2 golle 2-0 kazandım. Kötü oynamamıza rağmen oyuncuların moralini yükseltmek için "Aferin iyi oynadınız." falan dediysem de kâr etmedi ve bir sonraki hafta Tita ve Necati Ateş içeride bizi perişan etti. 2.sıradaki Gaziantep'in nefesini yavaş yavaş hissetmeye başladım. Çünkü zor maçlar geliyordu takım iyi oynamıyordu. Ardından deplasmanda Bursa ile berabere kalıp içeride Karabük'ü yendikten sonra yaptığı transferlere rağmen taraftarlarına hayal kırıklığı yaşatan Beşiktaş'a konuk oldum. Beşiktaş hakkaten çok kötü gitti. Öyle ki Türkiye Kupası'nda gruplara bile kalamadılar. Beşiktaş Schuster'i gönderip "bizim evladımızdır" deyip Rıza Çalımbay'ı teknik direktörlük koltuğuna oturttu. Bu maçta fazla iyi oynamasam da 3-4 kez rakip kaleye gitmeme rağmen attığım 2 golle 2-1 galip geldim. Bu sonuçla artık şampiyonluğa çok yakındım fakat Gençlerbirliği ile içeride 2-2 berabere kaldım. Tabi bunda haftaiçi Trabzonspor ile oynayıp 2-0 kazandığım Türkiye Kupası yarı finalinin de etkisi vardı. Devre arasında 3 değişiklik yapınca Alex'in sakatlanmasıyla maçta 10 kişi kaldım. 2-1 öne geçer geçmez 2.golü kalemde görünce yıkıldım. Fakat şampiyonluk için kalan 4 maçta 4 puan bana yetiyordu. Belediye'yi deplasmanda Sivas'ı da içeride 4-0 yenip ligin bitimine 2 hafta kala şampiyon oldum. Yarı final rövanşında da Trabzon'u yardımcı antrenörün tavsiyesine uyarak 2-0 yendim ve finaldeki rakibim Sivasspor oldu.

Türk Telekom Arena'ya ise şampiyon sıfatıyla geldim 33.haftada. "Galatasaray taraftarı Fenerbahçe'yi alkışlar mı?" tartışmalarının döndüğü maç birçok defa hakem tarafından durduruldu. Şaka şaka öyle şeyler olmadı. Sadece maç öncesi Rijkaard ile polemikler yaşadım o kadar. Türkiye Kupası'nda oynayacağım finali düşünerek Niang,Alex, Emre gibi önemli oyuncuları oynatmadım ve Semih-Kazım ikilisi ile ileri uçta goller aradım. Semih'in(2) ve Kazım'ın golleriyle 3-2 kazandım ve son hafta içeride Manisa'yı çok kötü bir sezon geçiren Özer'in golüyle 1-0 yendim. Böylece ligi 82 puanla 2. Gaziantepspor'un önünde 10 puan farkla lider bitirdim. Enteresandır ilk yarıda da 41 puan topladım, ikinci yarıda da 41 puan topladım. Galatasaray ligi 5. Beşiktaş ise 7. tamamladı ve ikisi de Avrupa Kupaları'na katılamadı. Türkiye Kupası finalinde ise Sivasspor'u rahat bir maçın ardından 3-0'la geçip kupaya uzandım. Zaten ancak oyunda oluyor. Böylece seneyi çifte kupayla kapattım.

Fenerbahçe oyunda gerçekten çok güçlü olmuş. Özellikle Niang şov yapıyor. Sezonu toplamda 47 golle tamamladı. Öte yandan maç içinde yapılan değişikliklerin de bir hayli etkisi oluyor. Zorlandığım birçok maçta yaptığım değişikliklerle kazanmayı başardım. Özellikle bu konuda Uğur Boral bir hayli önemli rol oynadı.

Onun dışında menajerler gelip oyuncu öneriyor ama ben onlara pek itimat etmedim. Antremanlar da daha kapsamlı hale gelmiş. Taktik çalışma ve normal antrenman olarak ikiye ayrılıyor. Onun haricinde Match Preparation olayı da "A planı B planı" tartışmalarına son noktayı koymuş durumda.

11.1.1 patchiyle oyun biraz daha toparladı. Yalnız hala maçlarda çok sakatlık yaşanıyor. Ayrıca sakatlıktan çıktıktan sonra rezerv takıma gönderdiğim bazı sakat oyuncular rezerv ligde ilk oynadıkları maçta tekrar sakatlandı. Ayrıca bazı oyuncular çok kaprisli. "Git şu abinden bir şeyler kap diyorum." "Ben ne kapıcam o benden öğrensin." diyorlar. Menajerler mukavele pazarlıklarında inanılmaz yüksek fiyatlar çekip sonra yarısına anlaşıyorlar. Bunların da düzeltilmesi şart.

Son olarak Fenerbahçe ile oyun açacaklar için şunu söylüyorum:
"cCc Niang Reyiz cCc"

25 Kasım 2010 Perşembe

Şampiyonlar Ligi 5.Hafta Çarşamba Maçları


Şampiyonlar Ligi'nde 5.hafta A,B,C ve D Gruplarında oynanan maçlarla tamamlandı ve gruptan çıkan takımların arasına, Tottenham, Inter, Schalke, Lyon, Manchester Utd, Valencia ve Barcelona da eklenmiş oldu. Bayern Münih, Chelsea, Marsilya, Real Madrid ve Milan'ın da üst turu garantilemesiyle geriye sadece 4 bilet kaldı.

A Grubu'nda Inter Twente'yi 1-0'la geçip kötü gidişe "dur" dedi. Maçtan önce Massimo Moratti, bu maçın sonucunun Benitez'in geleceği açısından önemli olduğunu belirtmişti. En azından Benitez bu maçı alarak biraz kredi kazandı. Ancak bu şekilde giderse Inter şampiyonluğu bu sene kazanamayacak gibi gözüküyor. Tottenham ise Werder Bremen'i baştan sona üstün oynadığı maçta yenerek Inter'le birlikte gruptan çıktı. Bu grupta son hafta liderlik mücadeleleri yapılacak. Tottenham Hollanda'da Twente'ye Inter Almanya'da Werder Bremen'e konuk olacak. İki takım da aynı sonuçları alırsa lider Tottenham olacak.

B Grubu'nda haftanın en kârlı takımı hiç şüphesiz Schalke oldu. Hem Lyon'u yenerek liderliğe yükseldiler. Hem de Hapoel'in Benfica'yı yenmesiyle gruptan çıkmayı garantilediler. O maçı Benfica kazansaydı son hafta kendi sahalarında Schalke'yi yenip gruptan çıkabilirlerdi. Öte yandan O.Lyon da Schalke'ye 3-0 yenilmesine rağmen Benfica'nın mağlup olmasıyla gruptan çıkmayı garantiledi. Son hafta onlar Hapoel'i ağırlayacak, Schalke ise Portekiz'e gidecek. Liderlik için daha avantajlı gözüken taraf geride olmasına rağmen O.Lyon.

Bursaspor'un da grubu olan C Grubu'nda Valencia-Bursaspor maçından daha önce bahsetmiştik. Diğer maçta ise Manchester Utd. Rangers'ı deplasmanda 1-0'la geçti. Bu klasik bir Manchester Utd. maçıydı. Deplasmana gidip tek golle galip gelip dönmek. Yıllardır bunu yapıyorlar. Ancak yine de MANU'ya verilen penaltının doğru karar olduğunu söylemek gerekir. Hatta hakem insaflı davranıp sarı kart vermiş, o pozisyon kırmızı bile olabilirdi. Son hafta Old Trafford'da Manchester Utd. ile Valencia liderlik için mücadele edecek. Ama Manchester %95 lider demek herhalde doğru olacaktır.

D Grubu'nda günün ilk maçında Rubin Kazan Kopenhag'ı 1-0'la geçti ve üst tur şansını son maça taşıdı. Saha ve hava koşullarından dolayı oldukça sıkıcı geçen bir maçtı. Rubin Kazan penaltıdan attığı golle kazandı. Diğer maçta ise Barcelona bu seneki ilk deplasman galibiyetini Panathinaikos'tan aldı. Aslında ligde deplasmanda oynadığı tüm maçları kazanan Barcelona'nın Şampiyonlar Ligi'nde deplasmanlarda bu kadar zorlanması ilginç bir durum. Bu sonuçlarla Barcelona liderliği de garantiledi. Gönül rahatlığıyla belalısı Rubin Kazan'la son maçı oynayabilirler. Kopenhag ise son maçta Panathinaikos'u ağırlayacak. O maçı aldıkları takdirde diğer maçın sonucuna bakılmaksızın üst tura çıkacaklar.

Şampiyonlar Ligi'nde son hafta maçları 7-8 Aralık haftasında oynanacak. H Grubu'ndan gelecek iki takımla birlikte D ve E Gruplarından gelecek birer takımla son 16 takım belli olacak.

Önce Tecrübe Sonra Kalite Sorunu


Bursaspor dün akşam Valencia'ya deplasmanda 6-1 mağlup olmak suretiyle çok ağır bir yenilgi aldı. Maç 0-0 giderken girdiği iki pozisyondan yararlanamazken, arka arkaya yediği gollerle perişan oldu.

Dün akşamki maçın ilk 15 dakikasında Bursaspor bir kez daha tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Çok net 2 fırsattan yararlanamadı. Özellikle Sercan'ın kaçırdığı pozisyon mutlaka gol olması gereken bir pozisyondu. Daha sonra Ömer Erdoğan ceza sahasında rakibini düşürüp penaltıya sebebiyet verince Bursaspor için de maç o anda bitti. Daha sonra arka arkaya atılan goller de 6-1'lik sonucu doğurdu.

Maçın geri kalan 75 dakikası futbolumuzun durumunu özetler nitelikteydi. Valencia adeta futbol dersi verdi ve "tempolu" oynandığında ligimizin az gol yiyen takımlarından biri olan ve savunması öve öve bitirilemeyen Bursaspor'un ne kadar çok hata yaptığını adam kaçırdığını gördük.

Şampiyonlar Ligi'nde puanı olmayan takımlar Bursaspor, Zilina ve Partizan. Türk takımının yanında Slovakya'dan ve Sırbistan'dan katılan iki takımın puanı yok. Bizim burun kıvırıp beğenmediğimiz Hollanda Ligi'nden katılan takımlardan Twente Avrupa Ligi'ni garantiledi. Çok büyük ihtimalle Ajax da katılacak. İsrail takımı Hapoel dün akşam Benfica'yı üçledi. Kopenhag son maçını kazanırsa bir üst tura çıkacak.

Digitürk bu bu ligin yayın haklarını elde etmek için 321 milyon USD'yi gözden çıkardı. Ama bırakın 321 milyonu, 100 milyon USD'lik top oynanmıyor ligde. Yavaş, yürüyerek oynanan, aheste bir futbol. Kötü statlar ve bir o kadar kötü zeminler. Dolmayan tribünler. Sertliğe aşırı müsamaha gösteren hakemler ve tüm bu olumsuzluklara rağmen "futbolun marka değeri" palavrasını ağzından düşürmeyen futbolun sorunlarından bihaber federasyon ve kulüp yönetimleri.

Öncelikle bu UEFA kriterleri midir, nedir? Bunlar adam gibi uygulansın kardeşim. Borç içinde yüzen kulüpler Avrupa Kupalarına gidemesin. Kendine çeki düzen versin. Statlar 2020 adaylığı için değil kendi futbolumuzun geleceği için yapılsın. Adamlar 321 milyon USD verdi. Futbolun içindekiler o paraya değdiklerini kanıtlasın. Hariçten gazel okumakla bu işler yürümez.