BİY

12 Kasım 2011 Cumartesi

Neden Hiddink'i Getirdik?


2010 elemelerinden sonra Fatih Terim görevi bıraktıktan sonra zamanın TFF yöneticileri "eleştirilemeyecek" Dünya çapında bir hocayı milli takımın başına geçirileceğini söylemişlerdi. Bu "eleştirilemeyecek" isim de Hiddink oldu.

Medya "Hiddink'i niye getirdik?" sorusuna hep farklı cevaplar verdi. En çok da "2012'ye gitmek için Hiddink'i getirdik." dediler. Halbuki TFF her turnuvaya giden bir takım oluştursun diye Hiddink'i getirdiğini ifade etmişti. Peki Hiddink böyle bir takım oluşturmak için ne yaptı? Ben söyleyeyim hiçbir şey yapmadı.

Elemelerde ilk maçı Kazakistan'la oynadık. Kazakistan maçında stoperde Ömer Erdoğan-Servet Çetin ikilisi vardı. Daha sonraki maçlarda Servet- Toraman, Servet-Serdar Kesimal, Serdar Kesimal-Egemen, Servet-Egemen, Gökhan Zan-Egemen ikilileri stoperde görev yapmış. Son Hırvatistan maçında Giray-Egemen ikilisine kadar geldik. Kalede bile 3 farklı oyuncu görev aldı. Yine aynı zamanda sol bekte 3 farklı isim Hakan Balta, İsmail Köybaşı ve Çağlar Birinci oynamış.

Diğer mevkilerde de durum farklı değil. Kazakistan maçında orta sahada Emre-Aurelio-Arda-Hamit-Tuncay görev yapmış. Daha sonra Belçika maçına ise santroforsuz başlayıp Nihat'ın yerine Selçuk İnan'ı koymuş. Sonra devre arasında Semih'i Selçuk'un yerine oynatmış. Almanya maçında ise Özer Hurmacı ilk A milli olurken Kazakistan ve Belçika maçlarında maç kadrosuna bile almadığı Nuri Şahin de orta sahadaki yerini almış. Avusturya maçında ise Hiddink orta sahaya Mehmet Ekici'yi monte etmiş. İçerideki Almanya maçında ise yeniden Aurelio'yu hatırlamış. Son Azerbaycan maçında da Mehmet Topal ve Kazım'ı ilk onbirde başlatmış.

Santrafor gelecek olursak; İlk Kazakistan maçında Nihat Kahveci, Belçika maçının ilk yarısında yok, 2.yarıda Semih Şentürk, Almanya maçında Halil Altıntop, Sonra Azerbaycan maçında tekrar Semih, geri kalan maçlarda Burak Yılmaz orada görev yapmış.

Buradan şöyle bir sonuç çıkar; Hiddink'in aklında belli bir oyun anlayışı yok. Tamamen doğaçlama takılıyor. Böyle olduğu zaman da ne bir sistemin olur, ne de her turnuvaya katılabilen bir takım olursun. Bir cacık olmaz. Zaten oynadığımız futbol da ortada. Aslında bizim oynadığımıza futbol demeye bin şahit lazım.

Peki Hiddink'e salladık. Biraz da elimizdeki malzemeyi konuşalım. Ligin durumu ortada. Kaç kişiyle konuştuysam futboldan keyif alamadığını söylüyor. Zaten bir de Play-off çıkardılar maçların neredeyse hiç heyecanı kalmadı. Oynanan futbol da ortada. Oynadığı futbolla "Ben bu sene şampiyonluğun en büyük adayıyım." diyen bir takım yok. Bu ligden çıkan milli takım da ancak bu kadar olur. Giray gibi, Egemen gibi, şöyle çok iyi oyuncu böyle çok iyi oyuncu denilen Selçuk İnan gibi oyuncuların uluslararası tecrübesi nedir? İleri uçta oynatılan Burak Yılmaz kaç Avrupa kupası maçı oynamıştır?

Bundan sonra yapılması gereken yeniden yapılanmaya gitmektir. "Bu kaçıncı?" diyebilirsiniz.Ancak yapacak bir şey yok. Hiddink kesin gider. Başta Oğuz Çetin olmak üzere teknik heyet de tasfiye edilmeli. Ardından doğru dürüst bir planlamayla sahaya çıktığı zaman ne oynadığı belli olan bir takım oluşturulmalı. Becerebilirmiyiz? Pek sanmıyorum.

Beklenen Son


Milli takım Euro 2012 Play-off ilk maçında Hırvatistan'a 3-0 mağlup olarak adeta rezil oldu. Maç boyunca bir tek tehlikeli pozisyon bile üretemedi.

Hırvatistan maça golle başladı. Henüz 2.dakikada Corluka Gökhan Gönül'ü perişan ederek geçti. İçeriye çıkardığı pasta top Volkan'ın müdahalesi yetersiz olunca Olic'in önünde kaldı ve Hırvatlar 1-0 öne geçti. Tam golün şokunu üstümüzden atlatıyoruz derken Hırvatistan 2.kez tehlikeli geldi ve 2-0 oldu. 2.yarının başında da geleneği bozmadık ve duran toptan bir gol yiyerek maçı 3-0 tamamladık.

Maçla ilgili çok fazla konuşacak yazacak bir şey yok futbol açısından. Giydiği formanın hakkını veren bir tane adam yoktu. Gökhan Gönül kariyerinin açık ara en berbat futbolunu oynadı. Volkan da iyi değildi ve ne olursa olsun seyirciyle diyaloğa girmesi yanlıştı. Zaten ondan sonra iş çığrından çıktı. Protestolar başladı.

Alınan sonuç benim için sürpriz olmadı. Hiddink geldiğinden beri bir tane maçta adam gibi futbol oynamadık. Azerbaycan'a deplasmanda yenildik. İçeride zar zor yendik. Kazakistan'ı son dakikada kıytırık bir golle yendik havalara uçtuk. Beşiktaş'tayken yerin dibine sokulan Schildenfeld'in stoper oynadığı Hırvatistan'dan da kendi sahamızda 3 gol yedik. Deplasmanda ne olur düşünmek bile istemiyorum.

Sonuç olarak finallere gitmemiz mucizelere kaldı. Zaten oynadığımız futbolla bırakın finallere gitmeyi Play-off'a kalmayı bile aslında hak etmedik.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Neresinden Tutsan Elinde Kalıyor


3 Temmuz gününden beri Türk futbolu oldukça sancılı bir dönemden geçiyor. Aslında şike soruşturmasıyla ilgili olarak çok daha önce de bir şeyler yazmayı planlıyordum. Ancak olayların biraz daha netleşmesini beklemeyi tercih ettim. Fakat ben bekledikçe olaylar daha bulanıklaştı Arap saçına döndü, içinden çıkılmaz bir hal aldı.

Mehmet Ali Aydınlar federasyon başkanı olur olmaz kucağında Türk futbol tarihinin en büyük problemini buldu. Ancak ne olursa olsun o koltuğa talip olan bir insanın aldığı her kararda kendisini ve başında bulunduğu kurumu inkar etmesi kabul edilebilir birşey değil. İlk önce "Ligler zamanında başlayacak." dediler. Sonra Beşiktaş Türkiye Kupası'nı iade edince Süper Kupa maçını iptal edip ligi 5 hafta ertelediler. Savcılıktan birtakım belgeler aldılar karar vermek için karar veremediler. Basın toplantısında "Kendisinden şüphelenen varsa Avrupa'ya gitmesin." dediler. Sonra UEFA'nın dayatması sonucu Fenerbahçe'yi men ettiler.

Bir de Play-off diye bir şey çıkardılar ki tam anlamıyla beyinsizlikten başka bir şey değil. Bir de bu sene deneyeceklermiş olmazsa vazgeçeceklermiş. Deneyecek başka sezon mu yok? Sezon sonu zaten Euro 2012 var. Milli takımın da gitme ihtimali var. Ligler normalden de erken bitecek. Zaten 5 hafta erteledin. Bir de Play-off çıkardın. Nisan'ın 3.haftası normal sezonun bitmesi lazım. Arada bir de Türkiye Kupası var. Orada da grup maçları oynanıyor. Onun statüsünü değiştirsen bile hafta arasına en az 8-9 tane fazladan maç koyacaklar. Kulüpler de destek veriyorlarmış. Bir kimse de çıkıp demiyor ki aga bu nedir? Bir tane kafası çalışan insan yok mu ulan aranızda? Sizin yapacağınız işin...

Uefa'ya gelince neymiş efendim Uefa diyormuş ki " %1 bile şüphe varsa küme düşürün." Arkadaş 2006 yılında Milan şikeden ceza aldı. Federasyon kendisi soruşturma yaptığı gibi mahkeme de yargılamasını yaptı. Hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı vardı. Lige -15 puanla başladılar. Federasyon Şampiyonlar Ligi'nden men etti. İtiraz ettiler katıldılar. Bir de üstüne kupayı aldılar. Hakkında kesinleşmiş yargı kararı olan şikeci takım Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu. Ben "Fenerbahçe şike yaptı ya da yapmadı." demiyorum. Ama Fenerbahçe'ye yapılan yargısız infazdır kimse kusura bakmasın.

Madem İtalya'ya kadar getirdik konuyu oradan devam edelim. 2006'da Juventus şampiyon oldu. 1 hafta geçti geçmedi İtalyan yargısı mahkeme sürecini başlattı. Çok geçmeden de kararı verdiler işi bitirdiler. Peki bizde ne oldu. Lig bitti. Ardından 1.5 ay geçti savcılık operasyon başlattı. Birisi çıkıp niçin 1.5 ay beklendiğinin açıklamasını yapsın. Artık olan olmuş. Senin hiçbir şekilde delil toplama ihtimalin kalmamış.Ne yapacaksan zamanında yapsana. Ama yapamazsın. Yemez çünkü. Seçimler var. Şimdi iddianame yazılacak da mahkeme kabul edecek de duruşmalar başlayacak da falan filan. Uçsuz bucaksız bir yargılama süreci....

Üç kuruşluk futbol zevkimiz vardı. Gerek basın, gerek yargı gerekse de federasyon olarak içine ettiniz. O ağızlarınızdan düşürmediğiniz marka değeri lafı da sizlere güzel bir kapak olmuştur. Temiz olduklarına inananlar da riyakarlıklarına doymasınlar. Temiz temiz oynarsınız. Oh, mis gibi!

1 Ağustos 2011 Pazartesi

2014 Yolu


2014 Dünya Kupası elemelerinde milli takımımız D Grubu'nda Hollanda, Macaristan, Romanya, Estonya ve Andorra ile eşleşti.

Kura ne çok iyi ne de çok kötü. İş yine bizde bitiyor hiç şüphesiz. Futbolda her türlü sonuç olmakla beraber Azerbaycan'a bile yenilen bir takıma sahip olunca insan çok net de konuşamıyor.

Rakiplere gelecek olursak Andorra averaj takımı görüntüsünde olması beklenen bir takım. Ancak 2008 elemelerindeki Malta örneğini unutmamak da gerekir. Öte yandan Estonya da 2010 elemelerinden aşina olduğumuz bir takım. Halil Altıntop'un saç baş yolduruduğu maçta deplasmanda onlarla berabere kalmıştık. Kuzey ülkesi olmalarından dolayı kapandıkları zaman fiziki mücadeleyi iyi yapabilen bir takım oldukları için bize sıkıntı yaşatmaları hiç de uzak bir ihtimal değil. İlk etapta bu tip puan kayıplarını engellememiz gerekiyor. Romanya ise Galatasaray'ın 2000 ruhunu aradığı gibi onlar da Hagi'li dönemi arıyorlar. O torbadan daha güçlü bir takım da gelebilirdi. Macaristan ise son yıllarda kıpırdanmaya başladı. Ama yine de normal koşullarda bizim rakibimiz olabilecek kalibrede değiller.

Grubun favorisi ise hiç şüphesiz Hollanda. Almanya ve İspanya ile birlikte Avrupa'nın en güçlü milli takımlarından birisi. 2010 elemelerinden itibaren kaybettikleri tek resmi maç Dünya Kupası finali. O da klasik Hollanda cenabetliği ile açıklanabilir. Böyle bir takıma karşı mücadele edeceğimiz düşünülürse ilk etapta diğer takımlarla oynayacağımız maçlarda puan kaybını en aza indirmek mecburiyetindeyiz. Liderlik çok zor. Ama son maça kadar bu amaç uğruna çabalamak da bizim için kötü sonuç olmayacaktır.

Grubun normal sonucu 2. olup Play-off oynamamız olur. Bunu başarmak için de sürpriz puan kayıplarını engellemek gerekiyor. Play-off için ise konuşmak erken. Dereyi görmeden paçayı sıvamanın bir alemi yok.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Kötü Bile Oynamadan 1 Puan Aldık


Milli takımımız elemelerin en kritik maçına Emre'nin mesaj olayı, başta Arda olmak üzere bazı futbolcuların muhtemel transferleri, hatta Hiddink'in Chelsea'ye gidip gitmeyeceği tartışmalarıyla hazırlandı. Bu akşamki maçta görüldü ki bu tartışmalar milli takımı olumsuz etkilemiş. Özellikle Hiddink'in aklının başka yerde olduğu maçın 2.yarısında çok net bir biçimde ortaya çıktı. Futbolcular sahada yürüyemezlerken kendisi değişiklik yapmak için 75. dakikaya kadar bekledi.

Haziran ayında oynadığımız eleme maçlarında milli takım iyi sonuçlar almakta zorlanıyor. Milli takım kurmayları da Belçika'nın aynı tarihlerde iyi sonuçlar alamadığını söylüyorlardı ama Witsel penaltıyı dışarı atmasa 2012 şansımız mucizelere kalacaktı.

Belçika kazanmak zorunda olduğundan ilk dakikaları gol yemeden atlatmamız gerekiyordu. Ama maça çok kötü başladık. 4.dakikada Çağlar'ın lüzumsuz bir hareketinden sonra Belçika golü buldu. Fakat yediğimiz gole rağmen biz bir türlü toparlanamadık. Bu dakikalarda Belçika farkı ikiye çıkarsa ihtiyacımız olan beraberliği bulmamız bu futbolla imkansızdı. Ancak 20.dakikadan sonra Arda sorumluluk almaya başlayınca topa sahip olmaya başladık. 22.dakikada Arda sağ taraftan getirdiği topta Burak Yılmaz'ı gördü ve o da golü atarak beraberliği sağladı. İlk yarının kalan dakikalarında ise her iki takım da fazla risk almadan oynamaya daha çok pas yapmaya ve topa sahip olmaya çalıştı. Maçtaki son pozisyonumuzu ise ilk yarının son dakikasında Kazım'la yakaladık ama o pozisyonda golü atamadık.

2.yarının ilk 15 dakikası dengede başladı. Fakat 60'tan sonra milli takım oyundan düştü. Üst üste 2 pas yapamaz olduk. Orta sahadaki bütün ikili mücadeleleri, bütün dönen topları Belçika kazandı. Bu dakikalarda Hiddink oyuncu değişiklikleriyle oyuna müdahale etmeliydi ama o rakibin penaltı kazanıp kaçırmasını bekledi. Penaltı kaçtıktan sonra Hiddink Mehmet Ekici, Mehmet Topal ve Semih Şentürk'ü oyuna sürdü. Özellikle Mehmet Ekici'nin ileride top saklaması üzerimizdeki baskıyı azalttı. Başka gol olmayınca da maç 1-1 bitti ve istediğimizi aldık. Aslında daha doğrusu biz almadık Belçika verdi.

Bu maçta Hamit Altıntop'un yokluğunu ciddi biçimde hissettik. Çünkü Hamit milli takımda oynadığı futbolla takımı bir üst seviyeye çıkarıyor. Keza Belçika da Fellaini'nin yokluğunu ciddi biçimde hissetti. Eden Hazard en çok çekindiğimiz oyuncuydu. Birçok defa topla buluşmasına rağmen üretken değildi.

Milli takımda Arda hariç iyi oynayan oyuncu yoktu. Arda olmasaydı rakip kaleye gidebilecek futbolcumuz yoktu. Hem Arda'nın iyi oyunu hem de futbol şansı 1 puan almamızı sağladı. Ancak kalan maçlarda böyle oynarsak grupta 2. olsak bile Play-off'ta bizi süpürürler.

Hiddink maçtan sonra Chelsea ile ilgili soruya net bir cevap vermese de gidecekmiş gibi konuştu. Sistem oturdu genç oyuncular monte edildi gibi laflar etti. Ancak sistemin oturduğu falan yok. 3-5 maçta sistem oturmaz. Hele ki milli takımda hiç oturmaz. Hiddink resmen saçmaladı. Chelsea'ye gitmezse çok büyük sürpriz olur.

Hem Hiddink'in durumu hem de federasyon seçimleri olmasından dolayı milli takımın geleceğini pek iyi görmüyorum. Ayrıca her ne kadar kendi kaderimiz kendimiz belirleyecek durumda olsak da şu futboldan sonra elimize geçen avantajı iyi kullanabileceğimizi rahatça söyleyemem.

29 Mayıs 2011 Pazar

Barcelona 4.Kez Avrupa'nın En Büyüğü


Barcelona ile Manchester Utd. 2 sene aradan sonra bir kez daha Şampiyonlar Ligi finalinde karşılaştı. 2 sene önce Roma Olimpiyat Stadı'nda olduğu gibi Wembley'de de gülen taraf Barcelona oldu ve bu kupayı 4.kez kazandılar. Kupanın ebedi sahibi olmaları ve Şampiyonlar Ligi maçlarında formanın sol tarafına kupa silüeti üstünde 5 yazdırmaları için bir şampiyonluğa daha ihtiyaçları var.

2009'daki finalde Barcelona ilk 10 dakikada tutukluk yapmış fakat maçın geri kalan kısmında rakibini sahadan silmişti. O maçtan sonra Alex Ferguson "Neyin yanlış gittiğini biliyorum." demişti. Bugün de benzer bir maç izledik. İlk 10 dakikada Manchester Utd. önde basarak Barcelona'nın kendi oyununu oynamasına izin vermedi. O dakikalarda "Alex Ferguson ders almış." diye düşündüm. Ayrıca Manchester Utd. bir Premier Lig takımı olduğu için de bu presi maçın büyük bölümü yapabilir diye tahmin ediyordum. Çünkü bu fizik güç onlarda var. Fakat öyle olmadı. İlk 10 dakika geçtikten sonra Barcelona yavaş yavaş kendi oyununu rakibe kabul ettirmeye başladı. Manchester Utd'nin Valencia, Carrick, Park ve Giggs'ten oluşan orta sahası Barcelona oyuncularına karşı koyamadı. Carrick sahada yok gibiydi. Park da ondan farklı değildi. 38'lik Giggs'in de adam kovalaması ütopyaydı. Böyle olunca sadece Valencia direnç göstermeye çalıştı ama koca Manchester'ın orta sahasını tek başına çekip çeviremezdi. Rooney zaman zaman yardım etti, kazanılan toplarda orta sahaya gelip takımı hızlı çıkarmaya çalıştı. Hernandez ise ofsayta düşmekten başka bir şey yapamadı.

Dakikalar 27'yi gösterdiğinde Pedro Vidic'e kendisini unutturup boşa kaçtı. Xavi de Pedro'yu gördü ve Van der Sar ile karşı karşıya kalan Pedro takımını 1-0 öne geçirdi. Ancak bu gol Van der Sar klasında bir kaleciye yakışan bir gol değildi. 7 dakika sonra ise Manchester Utd bu gole cevap verdi. Taç atışı sonrası rakip yarı sahada kazanılan topta Giggs ile Rooney güzel paslaştılar ve MANU 1-1'i yakaladı. Golde sanki ofsayt var gibiydi.

İlk yarı berabere tamamlandıktan sonra 2.yarıya Manchester Utd'nin ilk 10 dakikada ki gibi önde basarak başlayacağını düşünüyordum. Öyle ya 2009'dan ders almış olmaları lazımdı. Fakat tam tersi oldu. Barcelona gol için yüklenmeye başladı. Hatta öyle ki bir pozisyonda stoperde oynayan Mascherano bile sağ taraftan bindirme yaparken Pique ileride gol atmaya çalışıyordu. 54.dakikada sahneye Messi çıktı. Aslında iyi bir şut çıkarmamasına rağmen Vidic Van der Sar'ın görüş açısını kapattığından top ağlara gitti. Ne olursa olsun önceki maçlarda iyi kurtarışlar yapan Van der Sar'ın böyle bir gol yememesi gerekirdi. Bu golden sonra Barcelona atakları devam etti. Önemli pozisyonlar buluyorlar ancak atamıyorlardı. "Atamayana atarlar." kuralı işler mi diye düşündüm. Ancak bu kural sadece Barcelona maçlarında devre dışı kalıyor. 69'da David Villa "Vurma!" dediğim pozisyonda vurdu ve harika bir gol attı. Bu gol Barcelona'ya çok büyük avantaj sağladı. Bu golden hemen sonra Ferguson Fabio'nun yerine Nani'yi oyuna aldı. Manchester Utd. skoru 3-2 yapıp maça ortak olmak için uğraştı ama o golü bulamadılar. Böylece kupa 2 sene sonra da Barcelona'ya gitmiş oldu.


Maç başlarken Puyol'u ilk onbirde göremeyince şaşırdım. Hatta "Kupayı Xavi'mi kaldıracak?" diye düşündüm. Sonra Puyol 88'de oyuna girip kaptanlık pazubandını taktı. Fakat kupayı almaya giderken en son sırada Abidal'i görünce "Helal olsun adamlara." dedim. Platini kupayı Abidal'e verdi. Normalde diğer futbolcular kupa alınır alınmaz kaptana salça olurlar. Fakat Abidal'in kupayı vermesini beklediler. Bu da Barcelona'nın diğer kulüplerden farklı olduğunun bir başka vesikası oldu. Gerçekten de çok anlamlıydı. Yine Messi'nin de kupayı sahaya kadar taşımasına müsaade ettiler. Sonuçta bu başarıda en çok katkısı olan o. Finalde de maçın adamı seçildi zaten.


Böylece Barcelona 4.kez kupayı kazanırken Alex Ferguson gibi bir futbol efsanesi de Avrupa Kupalarında ikisi de aynı rakibe olmak üzere 2.kez finali kaybetmiş oldu. Bakalım gelecek sene Münih'te Allianz-Arena'da şampiyon kim olacak?

28 Mayıs 2011 Cumartesi

2009'un Rövanşı


Barcelona ile Manchester Utd. 2 sene aradan sonra yeniden Şampiyonlar Ligi finalinde karşılaşacaklar. 2 sene önce Roma'da oynanan finalde gülen taraf Barcelona olmuş Katalanlar 3.kez kupaya uzanmışlardı.

Sezon başında henüz grup maçları oynanırken Barcelona, Real Madrid ve Manchester Utd'ın çeyrek finallerde birbirleriyle eşleşmemeleri durumunda yarı final oynayacaklarını tahmin ediyordum. Nitekim öyle de oldu ve bu 3 takımdan 2'si finale çıkmış oldu.

Barcelona, Kopenhag, Rubin Kazan ve Panathinaikos'un bulunduğu grubu normal olarak lider bitirdi. Son 16'da ise geçen yıl çeyrek finalde eledikleri Arsenal ile karşılaştılar. Barcelona ilk maçta 1-0 öne geçmesine rağmen 2-1 mağlup oldu fakat 2.maçı 3-1 kazanarak çeyrek finale çıktı. Çeyrek finalde ise rakip Shakhtar Donetsk idi. Birçok insan Shakhtar'ın son 8'de Barcelona'yı en çok zorlayabilecek takım olduğunu düşünüyordu. Aslında Shakhtar birçok önemli pozisyona da girmesine rağmen ilk maçı 5-1 kaybedince iş ilk maçta bitti. Yarı finaldeki rakip ise Real Madrid'di. İlk maçta Pepe'nin atılmasından sonra Messi 2 gol atarak maçı Barcelona'ya kazandırdı ve bu avantajı Barcelona kaybetmeyip finale çıkan taraf oldu.

Manchester Utd. ise Valencia, Glasgow Rangers ve Bursaspor ile aynı gruptaydı. Onlar da gruplarını lider tamamladılar. Son 16'da Marsilya'yı çeyrek finalde ise Chelsea'yi geçtiler. Yarı finalde ise Inter'e İtalya'da 5 gol atan Schalke'ye 2 maçta toplam 6 gol attılar. Hatta 2.maçta yedek ağırlıklı takımla 4 gol attılar.

Manchester Utd. finale kadar gelirken 4 gol yedi. Fakat enteresandır bu 4 golü de Old Trafford'da yedi. Hem de bu statta oynadığı son 4 maçta. Deplasmanlarda ise kalesini gole kapamayı başardı. Bu özelliklerine bu akşamki finalde de ihtiyaçları olacak.

2 sene önce Barcelona Chelsea'yi yarı finalde güç bela eleyebildi. Hatta hakem Ovrebo'nun tartışmalı kararlarının da Barcelona'ya yardım ettiğini söylemeliyiz. O maçlarda Chelsea iyi savunma yapmış Barcelona'yı durdurmayı başarmıştı. Manchester Utd. da benzer bir oyun oynayıp Barcelona'yı durdurup finali kazanabilir diye düşünülüyordu. Ancak ilk 5 dakikadan sonra Barcelona oyunun kontrolünü rakibine vermeyip maçı 2-0 kazanmıştı. Aslında bu 2 takım 2008'de yarı finalde karşılaşmış o maçlarda Manchester Utd. 2009'da Chelsea'nin ve 2010'da Inter'in yaptığına çok benzer bir oyun sergilemişti. Yani bunu yapabilen bir takım Manchester Utd. Fakat 2009'da yapmadılar. 2011'de yapmalarını bekliyorum. Alex Ferguson 2009'daki hatasını tekrarlamayacaktır.

Maç öncesinde Barcelona favori gösteriliyor. Favori gösterilmesi normal karşılansa da bana göre kazansalar da çok kolay kazanamayacaklar. 2009'daki gibi Manchester Utd. olmayacak. Ayrıca finalin Wembley'de olması bence Manchester için avantaj. Çünkü Manchester'da oynayan birçok oyuncu bu stada alışık. Tribünlerde de İngilizler fazla olacaktır. Yine İzlanda'da patlayan yanardağ da Barcelonalı taraftarların gelişini zorlaştırabilir. Öte yandan kariyerinin son resmi maçına çıkan Van der Sar ve çeyrek final ve yarı finalde yaptığı asistler ve attığı golle takımının buraya gelmesinde çok önemli rol oynayan Giggs için de çok önemli bir maç olacaktır.

Barcelona maçı kazanırsa kendi oyununu oynayıp kazanacaktır. Manchester kazanırsa büyük ihtimalle sıkıcı ve defansif bir futbolla kazanacaktır. Tabi bunun için Alex Ferguson'ı ve Manchester'ı suçlayamayız. Sonuç itibariyle rakip Barcelona ve kendi oyununuzu kabul ettirmenin imkansız olduğu bir takım. O yüzden bu akşam göze hoş gelen futbol galip gelemeyebilir ve bu bence hiç uzak bir ihtimal değil.

İddaa'da Barcelona'ya 1.80 Manchester Utd'a 3 oran verilmiş. Bence bu oranlama yanlış. Ne kadar Barcelona da olsanız karşınızdaki takım Manchester Utd. Bu maç tarafsız sahada değil de Nou Camp'ta olsaydı ne olacaktı? 1.50 mi verilecekti? İddaa olayı abartmış. Gerçi başka bahis şirketleri 1.95-2.00 gibi oranlar vermişler ama Barcelona bahis şirketlerinin gösterdiği kadar favori değil bence. Bazen böyle oranlar verilince favori takım kazanamıyor.

Finalle ilgili şöyle bir istatistik de verelim. 2005 yılından bu yana 2007 hariç Chelsea'yi yenen takımlar kupanın sahibi olmuşlar. 2005'te Chelsea'yi yarı finalde eleyen Liverpool İstanbul'da, 2006'da Chelsea'yi son 16'da yenen Barcelona Paris'te 2008'de Moskova'daki finalde Chelsea'yi yenen Manchester Utd, 2009'da yarı finalde Chelsea'yi eleyen Barcelona Roma'da ve 2010'da son 16'da Chelsea'yi eleyen Inter Madrid'de kupayı kazandılar. Bu sene de Manchester Utd. Chelsea'yi eledi. Bakalım finalde Chelsea'yi eleyen takım kupayı kazanabilecek mi? Bu arada bu paragrafı yazarken dikkatimi çekti 2006'dan beri finaller başkentlerde düzenleniyor.

Benim gönlümden Barcelona'nın kupayı kazanması geçiyor. Ancak Manchester Utd. kazanacakmış gibi geliyor. Umarım Şampiyonlar Ligi finaline yakışan bir maç izleriz.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Transfer Dönemi Hızlı Başladı


Geçtiğimiz yılların aksine lig resmi olarak biter bitmez takımlar transferleri yapmaya başladılar. Bu da en azından kulüplerin bazı şeyleri artık idrak ettiklerinin bir göstergesi gibi yorumlanabilir. Tabi Beşiktaş ve Galatasaray'ın şampiyonluk yarışından erken kopmaları hatta Galatasaray'ın şampiyonluk yarışında hiç olmaması da bunda önemli bir faktördür.

Beşiktaş'ın Egemen Korkmaz ile anlaştığı yanılmıyorsam Türkiye Kupası finalinden önce bile belli olmuştu. Zaten Beşiktaş kulübünden de yalanlama gelmemişti. Bugün de bu transfer resmiyet kazanmış oldu.

Egemen Korkmaz, bu sezon Trabzonsporlu birçok oyuncu gibi kariyerinin en iyi sezonunu geçirdi. Zaten Trabzonspor ligin en az gol yiyen takımı olarak sezonu tamamladı. Beşiktaş'ta da Sivok, İbrahim Toraman ve Ersan Gülüm'le forma mücadelesi yapacaktır. Ayrıca bu sezon son maçlarda sol bek olarak da görev yaptı. Belki Tayfur Havutçu onu zaman zaman o bölgede de kullanabilir.

Akşam saatlerinde ise önce Selçuk İnan'ın Galatasaray'a transfer haberi geldi. Selçuk Trabzonspor'un oynadığı futbolun en önemli parçasıydı. Kıt olan yerli piyasasındaki 2-3 kaliteli isimden birisiydi. Fenerbahçe'ye de gelebileceği konuşuluyordu ama Galatasaray'ın kesinlikle daha çok ihtiyacı vardı. BAM üçlüsünden "illallah" diyen Galatasaray taraftarına ilaç gibi gelecektir. Yalnız Galatasaray'ın daha çok ihtiyacı vardı diyoruz ama Trabzonspor'un da yerini doldurması çok zor olacaktır. Devre arasında neler yaşandı bilemiyorum ama dışarıdan bakıldığından ciddi bir yönetim hatası var gibi gözüküyor.

Fenerbahçe ise öğlen saatlerinde Sezer Öztürk'le anlaştı. Bu transferin en güzel yanı Bilica denilen karakter yoksunu saatli bombadan kurtulmamız oldu. Öte yandan Sezer Öztürk stil olarak Alex'e benzeyen bir futbolcu. İlk onbirde oynaması zor gözüküyor. Kadro genişliği açısından önemli ama ideal onbirdekilerle yedek kalanlar arasındaki uçurumu kapatabilecek bir futbolcu olduğunu düşünmüyorum.

Öte yandan Fenerbahçe'nin anlaştığı diğer bir isim ise Emenike oldu. O da Sezer Öztürk gibi kuvvetle muhtemel yedek kalacak bir oyuncu. 9 milyon Euro'luk bonservis bedeli ise kesinlikle abartı bir meblağ. Ama Anadolu'dan belli oranda isim yapmış bir futbolcu aldığınızda böyle abuk subuk rakamlar ortaya çıkıyor. Bu transferden benim anladığım Güiza bu yaz yolcu. Semih'in durumu ise şu an için karışık gözüküyor. Ancak Fenerbahçe ile anlaşmazsa Galatasaray'a gitme durumu ortaya çıkacak.

Emenike transferinin bir başka boyut daha var. O da işin ahlaki kısmı. Fenerbahçe maçından önce hakkında acaip haberler çıktı. Babasının nüfusa geç kaydettiği iddia edildi. Yaşının 24 değil 31 olduğu söylendi. Sonra Emenike son dakikada sakatlık nedeniyle Fenerbahçe'ye karşı oynamadı. Daha sonra Trabzonspor'a karşı da oynatılmadı haliyle. Daha bugün Şenol Güneş "Emenike Fenerbahçe'ye giderse tartışmalı olur." demişti ki 24 saat geçmeden Fenerbahçe'ye geldi. Bu da herhalde özellikle entel kesimin sosyal medya olarak adlandırdığı mecralarda çok tartışılacaktır.

Son olarak eğer Yobo da kalırsa Fenerbahçe'de gelecek sezon 4 Afrikalı futbolcu olacak. Bu da devre arasında başlayan 2.yarının 2-3 haftasına denk gelen Afrika Uluslar Kupası'na Fenerbahçe'nin 4 oyuncu göndereceği anlamına gelir. Bu da düşünülmesi gereken bir problem.

Not: Fotoğraf Fenerbahçe'nin resmi sitesinden alınmıştır.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Oh Be! Dünya Varmış


2010-2011 sezonunda şampiyonluk mücadelesinden galip çıkan takım bu kez Fenerbahçe oldu. Ligin 2.yarısındaki 17'de 16'lık performans alınan 49 puan Fenerbahçe'ye şampiyonluğu getirdi.

Geçen sene yaşanan travmadan sonra Fenerbahçe'nin kolay kolay toparlanamayacağını şampiyonluğa uzun yıllar hasret kalabileceğini düşünüyordum. Çünkü 100.yıldaki durumdan farklı olarak şampiyonluk yolundaki rakiplerimizin belli bir istikrar yakalama ihtimalleri vardı ve Fenerbahçe herşeye yeniden başlayacaktı. Fakat bu sezon tam anlamıyla benim tasavvur ettiğim gibi gelişmedi. Galatasaray Rijkaard ile 2. sezonuna girecekti ve üstüne koyarlar daha iyi olurlar diye tahmin ediyordum ancak yönetimin yaptığı hatalardan sonra daha kötü oldular. Beşiktaş'ın Mustafa Denizli ile devam etme durumunda 3. sezon aynı teknik adamla devam edeceklerdi. Ancak Schuster'i getirdiler ve Schuster Türkiye'ye uyum sağlayamadı. Bursaspor Ertuğrul Sağlam ile devam etti ancak 2.yarıda kötüydüler sadece 24 puan alabildiler. Trabzonspor'un ise bu noktalara geleceği geçen sezon Şenol Güneş takımın başına geçince zaten belli olmuştu.

İlk yarı Trabzonspor 42 Fenerbahçe ise 33 puan topladı. Normalde 75 civarı olan şampiyonluk barajının bu sene 80'e dayanacağı belliydi. Çünkü ilk yarıda iyi oynayan bir Trabzonspor vardı eskiden olsa kriz yaratabilecek birçok olayı kriz yaşamadan atlatmasını bildiler. Tüm bunları düşündüğümde Fenerbahçe'nin ilk yarıda oynadığı futbolla şampiyon olması çok zordu. Takımın galibiyet serisi yakalayabilecek potansiyeli elbette vardı. Çünkü bu tip serileri daha önce yapmış bir takım Fenerbahçe. Ama bu kez 17'de 16 yapması gerekti ve bunu başardı.

Fenerbahçe 2.yarıya deplasmanda alınan Antalyaspor galibiyeti ile başladı. Ardından Trabzonspor'u Manisaspor'u Kayserispor'u ve Beşiktaş'ı mağlup etti. Puan farkı 2'ye düşmüştü. Ardından içeride Kasımpaşa'yı yendi ve o hafta Trabzon Kayseri ile berabere kalınca iki takım puan puana geldi. 11 hafta boyunca amansız bir şampiyonluk mücadelesi başladı. Bir tarafta geçen sene şampiyonluğu son hafta evinde aldığı beraberlikle kaptıran Fenerbahçe diğer tarafta ise 27 yıldır şampiyon olamayan bir Trabzonspor vardı. İki takımın da şampiyonluğa çok ihtiyacı vardı. Fenerbahçe'nin Manisa, Beşiktaş, Galatasaray, Eskişehir, Buca deplasmanlarında mağlup duruma düşmesine rağmen maçları çevirmesi, Keza Trabzonspor'da Sivasspor, Manisaspor, Beşiktaş, Gençlerbirliği, Galatasaray ve Buca maçlarında atılan son dakika golleri işin heyecanını sürekli artırıyordu. Öte yandan Trabzonspor'un fikstürde Fenerbahçe'yi 2 hafta geriden takip etmesi de komplo teorisyenlerine malzeme veriyordu. "Vay efendim Fener'e karşı niye öyle oynamış da Trabzon'a karşı oynamamış. Ona niye yatmış da buna kalkmış." gibi laflar ortalarda dolaşıyordu. İşte böyle geçen bir şampiyonluk yarışında iki takım son haftaya puan puana geldiler. Fenerbahçe Sivas deplasmanında Trabzonspor ise Karabük'teydi. Acaba Fenerbahçe aynı şeyi 3.kez yaşar mı diye düşünülüyordu ki çok şükür böyle bir şey yaşanmadı. Ömrümüzden ömür götüren maçı Fenerbahçe 4-3 kazanarak 82 puan ve ikili averajla 18.şampiyonluğuna ulaştı. Güiza'nın göz yaşları bu kez şampiyonluğu getirdi.



Bu şampiyonlukta Alex'i ayrı bir yere koymak gerekir. Attığı 28 gol ve yaptığı 13 asist ile kaptan çok büyük iş başardı. Öte yandan sezon boyunca mükemmele yakın oynayan Gökhan Gönül ve kariyerinin en iyi sezonunu geçiren Volkan Demirel çok büyük işler başardılar. Daha sonra da Emre, Lugano ikinci yarıdaki performansıyla Andre Santos gelir. Tüm maçlarda 90 dakika oynayan Mehmet Topuz ise skora çok katkı yapamasa da istikrar olarak çok büyük iş başardı. Ligdeki kaleciler bile belki 1-2 tanesi hariç Mehmet Topuz kadar oynamadı. Aykut Kocaman da Mustafa Denizli'den sonra Fenerbahçe'yi şampiyon yapan 2. yerli teknik direktör oldu. Aynı zamanda Fenerbahçe'de hem futbolcu olarak hem de teknik direktör olarak şampiyon olan ilk insan olmayı da başardı. Aziz Yıldırım bir başkan olarak Türkiye'de belki de bir ilki gerçekleştirdi. Devre arasında gerçek anlamda Aykut Kocaman'ın arkasında durdu futbolculara ultimatom verdi. 9 puan gerideki Fenerbahçe transfer yapmadan puan farkını kapatmayı başardı ve şampiyon oldu.

20 Mayıs 2011 Cuma

Galatasaray'da III. Terim Dönemi


Galatasaray'ın yeni başkanı Ünal Aysal yeni sezonda Fatih Terim ile çalışacaklarını açıkladı. Böylece yeni sezon hazırlıklarının başlamasıyla 3. Terim dönemi de Galatasaray'da başlamış olacak.

Galatasaray 2002 yılından sportif anlamda iyi yönetilmiyor. Rahmetlinin arkasından konuşmak gibi olmasın ama Özhan Canaydın'ın göreve geldiği 2002 yılından 2011 yılına kadar (Adnan Polat yönetimi de bir yerde Özhan Canaydın yönetiminin devamı niteliğindedir.) Galatasaray'ın 3 şampiyonluğu var. Ancak 2002'deki şampiyonluk Özhan Canaydın'dan önceki yönetimin kurduğu takımın şampiyonluğuydu. Nitekim o şampiyonluktan sonra Lucescu Galatasaray'dan ayrılıp Beşiktaş'ın başına geçti. 2006'daki şampiyonluk ise taktiğin, sistemin şampiyonluğu değildi. Hırsın azmin, mücadelenin amatör ruhun şampiyonluğuydu. 2008'de de son 6 hafta teknik direktörsüz 6'da 6 yapan bir takım vardı ki o da yine aynı şekilde kenetlenmenin, arkadaşlığın, tek yürek olmanın tezahürüydü. Elbette başarıya giden yolda bunlara da mutlaka ihtiyacınız var. Ancak sadece bu şekilde kazandığınız zaman başarınız süreklilik arz etmiyor. Nitekim Galatasaray 2006'dan sonra 2007'de aynı kadroyla bir önceki sezondan 30 puan daha az topladı. 2008'den sonra 2009'da bu sefer biraz daha farklı bir kadroyla yaklaşık 20 puan daha az aldı.

Fatih Terim 2.kez göreve geldiğinde 2 sene önce UEFA Kupası'nı kazanmış bir Galatasaray vardı. Özhan Canaydın'ın hedefi ise bu kez aynı başarıyı Şampiyonlar Ligi'nde tekrarlamaktı. Ancak bunun gerçekçi bir hedef olmadığı çok geçmeden belli oldu. 2004 yılında Fatih Terim sezon bitmeden görevden ayrıldı ve bir daha Türkiye'de kulüp çalıştırmayacağını söyledi. O sezonu Galatasaray 6. bitirdi ve Avrupa kupalarına da katılma hakkı kazanamadı. Ayrıca yapılan çok sayıda yanlış transferden dolayı kulüp çok daha ciddi ekonomik dar boğaza girdi.

Adnan Polat'ın başkan seçildikten sonra ekonomik yapıda biraz daha düzelme başladı. Kewell, Baros, Keita, Elano gibi kaliteli futbolcular Galatasaray'a gelmeye başladı. Üstelik kadro da Türk futbolunun son yıllarda yetiştirdiği en önemli oyuncu Arda Turan da vardı. Takımın başına da Barcelona'yı Şampiyonlar Ligi'nde şampiyonluğa taşımış Frank Rijkaard getirilmişti. Bu sefer ise hedef Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu değil 2000 ruhunu yakalamaktı. Ancak yine olmadı. Yine gerçekçi olmayan bir hedef sonucunda Galatasaray 7 yıl sonra bir sezonu daha çok büyük bir hayalkırıklığı ile bitirme durumuna geldi.

Bana göre Galatasaray'ı içinde bulunduğu durumdan en çabuk çıkartacak insan Fatih Terim'dir. Ancak doğru planlama yapılması şartıyla. Dün Artemio Franchi'de bir yazı okudum. Fatih Terim'in teknik direktörlüğüne muhalefet eden bir yazı. Yazının haklı olduğu taraflar var. Galatasaray taraftarının hazzetmediği birçok futbolcuyu Fatih Terim'in Galatasaray'da görmek isteyebileceği yazıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir tehlike var. Ancak aynı futbolcuların Fatih Terim'le çalıştıklarında Galatasaray'a çok büyük katkı verme ihtimalleri de bana göre hiç az değil. Üstelik takımı sabote ettiği iddia edilen bazı oyuncuların Fatih Terim varken böyle bir şeye yeltenmeleri sıkar biraz.

Galatasaray'da öncelikli hedef futbol takımını toparlamak olmalıdır. Bunun için de gidecek kalacak oyuncular iyi belirlenmeli sezonun yarısını sakat geçiren oyuncuların yerine devamlılığı olan oyuncular alınmalıdır. İlk etapta tekrar şampiyonluk yarışının içinde olan bir Galatasaray hedeflenmelidir. Bu yapıldıktan sonra ise kurulan takıma yapılacak nokta transferlerle şampiyonluklara ulaşan bir takım ortaya çıkabilir.

Hamit Altıntop da Real Madrid'de


Haftalardır çıkan haberler dün akşam saatlerinde Real Madrid kulübünden yapılan açıklamayla resmiyete dönüştü ve Hamit Altıntop da Nuri Şahin'in ardından Real Madrid'e transfer oldu. Böylece milli takımımızdan 2 futbolcu artık Real Madrid'in oyuncusu unvanına sahip oldu. Mesut'la birlikte 3 Türk futbolcu Real Madrid'in kadrosunda artık.

Hamit Altıntop birçok mevkide oynayabilen bir futbolcu. Schalke'de oynarken sağ bekte oynuyordu. Bayern'e gittiğinde ise genelde Ribery'nin olmadığı zamanlarda sağ açıkta oynadı. Milli takımda ise çooğunlukla orta sahanın sağ tarafında görev aldı. Hatta zaman zaman ortaya bile geçtiği görüldü. Bu Hamit için çok önemli bir özellik. Ramos'un olmadığı maçlarda Real Madrid'de sağ bek oynayan oyuncular yeteri kadar bindirme yapamıyorlar. Hamit Ramos'un bindirmelerini yapabilecek bir futbolcu. Aynı zamanda 4-2-3-1'de 3'lünün sağında da zaman zaman ona görev gelecektir. İdeal onbirin oyuncusu olması şu an için pek muhtemel değil. Ama birçok mevkide oynayabilmesi onu joker oyuncu yapacaktır diye düşünüyorum.

Nuri Şahin ve Hamit Altıntop transferleri kadro zenginliğini artırmak için yapılmış transferler. Jose Mourinho şampiyonluk iddiasını kaybedene kadar sakatlıklar ve cezalılar dışında onbirini hiç bozmadı. Ancak gelecek sezonda Real Madrid çok geniş bir kadro kuracağa benziyor. Bu durumda Jose Mourinho daha fazla rotasyon yapıp bu geniş kadronun nimetlerinden faydalanmaya çalışacaktır. Geniş rotasyonda da Hamit ve Nuri yeteri kadar forma şansı bulurlar diye tahmin ediyorum.

Mehmet Topal'ın da Valencia'da oynaması Nihat Kahveci'nin gelecek yıl muhtemelen La Liga'ya dönmesiyle bu ligde oynayan Türk oyuncu sayısı 5'e çıkacak. Özellikle Mehmet Topal, Hamit Altıntop ve Nuri Şahin'in performansları Türk futbolcuların gelecekte Avrupa'nın büyük liglerinde oynama şansını yakından etkileyecektir. Ne kadar çok futbolcuyu dışarıya ihraç edersek milli takımımız açısından o kadar iyi olacaktır. Eğer bu sayede futbolcu ihraç eden ülke konumuna gelirsek ligimizdeki yabancı sayısı serbest bırakılsa bile milli takım bu durumdan olumsuz etkilenmeyecektir.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Avrupa Ligi Porto'nun Oldu


Uefa Avrupa Ligi'nde finali kazanan 1-0'lık skorla Porto oldu. Porto müthiş geçen sezonda Falcao'nun 44.dakikadaki golüyle Avrupa Ligi kupasını da müzesine götürmeyi başardı.

Braga'nın kıpırdanmaları zaten 2-3 yıl önce başlamıştı. O zaman ki adıyla Uefa Kupası'nda kendi sahalarında başarılı sonuçlar alıyorlar fakat devamını getiremiyorlardı. Bu sene ilk defa Şampiyonlar Ligi'ne katıldılar. Bunu da Sevilla'yı fantastik bir skorla eleyerek yaptılar. Aslında o maçta ortaya çıkan 4-3'lük skor Braga'nın oyun anlayışına uyan bir skor değildi. Şampiyonlar Ligi'ne ise aslında iyi başlamadılar. İlk maçlarında Arsenal'e 6-0 mağlup oldular. Sonra içeride Shakhtar'a da 3-0 yenildiler. Ancak daha sonra kendi sahalarındaki Arsenal maçı da dahil olmak üzere 3 maç üst üste kazanıp 9 puanla grubu 3. tamamladılar.

Avrupa Ligi'nde ise Liverpool, Benfica ve Man. City'i eleyen Dinamo Kiev gibi takımları elemeyi başardılar ve finale geldiler. Her ne kadar Braga'nın bu noktaya gelmesi sürpriz gibi gözükse aslında bu tip sürprizler bu kupanın geleneğinde var. Son yıllarda Alaves, Middlesbrough, Fulham, gibi takımlar finale kadar geldiler. Gelecek sezon da hiç ummadığımız bir takım finalde olabilir.

Porto ise çok yakından tanıdığımız bir takım. 2007-2008 sezonunda Beşiktaş ile bir sonraki sezon da Fenerbahçe ile Şampiyonlar Ligi'nde aynı gruba düşmüşlerdi. Bu sezon da Avrupa Ligi'nde Beşiktaş'ın grubundaydılar. Zaten Beşiktaş ile oynadıkları maçlarda bu noktalara geleceklerini belli ediyorlardı. Övünmek gibi olmasın ama o maçlarda Porto'yu izledikten sonra bu sene kupayı kazanacakları tahmin ediyordum. Onlar da beni yanıltmamış oldu.

Final maçı ise taktiksel olarak beklediğimiz şekilde gelişti. Sonuç olarak Porto Braga'ya nazaran çok daha kuvvetli bir takım. Böyle olunca da oyuna hükmetmeye çalışan takım Porto oldu. Ama üretekenlik sıfırdı. Braga ise daha önce bir çok defa yaptıkları gibi savunmaya çekilip orta sahada kazandığı toplarla Porto kalesine çabuk bir şekilde gidip pozisyonlar yakalamak istedi ama özellikle final paslarında Porto'lu savunma oyuncuları Bragalı hücumculara iyi engel oldular. 44.dakikada Falcao Braga savunmasına kendisini unutturdu ve Guarin'in ortasında topu kafayla kalecinin uzanamayacağı yere gönderip takımını 1-0 öne geçirdi.

İkinci yarının başında Braga çok net bir fırsattan yararlanamadı. Şüphesiz o golü atsalar en kötü ihtimalle maçı uzatmak için çok ciddi bir şansları olacaktı. Fakat o pozisyonda Helton başarılıydı. Kalan dakikalarda iki takım arasındaki güç farkından dolayı 1-0'lık skora rağmen Porto hiç sıkıntıya düşmedi. Son dakikalarda ise orta sahada kazanılan serbest vuruşlarda Braga'nın doldur-boşalt çabalarına şahit olduk ama onlar da sonucu değiştirmeyince Porto kupanın sahibi oldu.

Doğrusunu söylemek gerekirse maçtaki futbol kalitesi yerlerdeydi. 2.yarının başlarında Braga presle tempo yapmaya çalıştı ama yaptıklarının boşa kürek çekmekten farkı yoktu. Porto ise daha önceki turlarda oynadığı futbolun yarısını bile oynamadan finali kazanmış oldu.

Son olarak her ne kadar gerçekleşmeyeceğini bilsem de Porto ve Braga'nın bu finali oynamasından bizim kulüplerimizin ibret almasını diliyorum.

17 Mayıs 2011 Salı

Tayfut Havutçu İle Devam


Beşiktaş yönetimi dün aldığı bir kararla gelecek sezon için futbol takımını Tayfur Havutçu'ya emanet etti. Böylece yerli hoca modasına Beşiktaş da uymuş oldu.

Eğer Shakhtar'ın başından Lucescu'yu getiremiyorsanız, Tayfur Havutçu ile yola devam etmek bana göre doğru bir karar. Zaten uzun bir süredir Beşiktaş'ın başında Tayfur Havutçu vardı. Onun dışında gerek Mustafa Denizli'nin yanında gerekse de Schuster'in yardımcı antrenörlüklerini de yaptı. Açıkçası kendisine böyle bir şans verilmesi gerekiyordu. O şans da verildi.

Flores gibi, Benitez gibi Türk futbolunu, Türkiye ligini hiç bilmeyen hocaları getirmek yerine, ya da Maradona gibi futbolculuğu ne kadar iyiyse teknik direktörlüğü bir o kadar kötü olan bir insanı takımın başına geçirmek yerine Tayfut Havutçu'ya bu görevi vermek son derece doğru bir karar. Çünkü bu saydığım ya da bunların benzeri olan isimler hiç bilmedikleri ve daha önce çalıştıkları yerlerden tamamen farklı bir ligde hocalık yapacaklar ve yine iş kazalarına maruz kalacaklardı. Tayfur Havutçu'nun göreve gelmesiyle birlikte en azından bu risk en aza indirilmiş olur ki bu da Beşiktaş'a gelecek sezon şampiyonluk yarışında artı puandır. Ayrıca Beşiktaş taraftarı da geçmişte Beşiktaş'a hizmet etmiş, takım kaptanlığı yapmış bir isme de daha önce sahip çıktığı gibi yine sahip çıkacaktır. Burada Tayfur Havutçu için muhtemel en büyük tehlike sezon başında Avrupa kupalarından elenmek olacaktır. Hatırlarsanız Ertuğrul Sağlam ligde iyi giderken Methalist Kharkiv mağlubiyetinden sonra görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı.

Elbette futbol sahada oynanan ve daha güçlü kadrosu olanın değil genelde daha iyi organize olan takımların başarılara ulaştığı bir spor dalı. Bu yüzden ne kadar yıldız futbolcu alırsanız alın -ki Forlan büyük ihtimalle gelecek gibi gözüküyor.- iyi takım olamadığınız zaman başarıya ulaşmanız çok zor. Bakalım Beşiktaş Tayfur Havutçu yönetiminde takım olmayı başarabilecek mi?

12 Mayıs 2011 Perşembe

Şampiyon Barcelona


Barcelona bitime 2 hafta kala ezeli rakibi Real Madrid'in 6 puan önünde üst üste 3.kez toplamda ise 21.kez La Liga'yı şampiyon tamamlamayı matematiksel olarak garantiledi.

Sezon başında Real Madrid Jose Mourinho'yu takımın başına getirince "Acaba Mourinho'nun Real Madrid'i Barcelona'yı geçebilecek mi?" diye tartışılıyordu. Barcelona İlk 4 haftada 5 puan kaybetse de 20 maça yaklaşan bir galibiyet serisiyle Real Madrid'inm önüne geçti ve puan farkını da açtı. Bu galibiyet serisinde 5-0'lık tarihi maç da vardı.

Barcelona sürekli kazanırken Real Madrid arada bazı sürpriz puan kayıplarına maruz kaldı. Uzunca bir süre puan farkı 7 ile 5 arasında değişip durdu. Nisan ayının başında Real Madrid kendi sahasında Sporting Gijon'la oynuyordu. Jose Mourinho maçtan önce "Bu hafta puan farkını 2'ye düşürebiliriz." demişti. Ama tam tersi oldu. Sporting Gijon deplasmanda Real Madrid'i 1-0 yenerek hem rakibinin şampiyonluk şansını neredeyse 0'a indirdi hem de Mourinho'nun iç sahadaki 150 maçlık yenilmezlik serisine son verdi. Aynı hafta Barcelona zorlandığı maçta Villareal'i 1-0 yenince puan farkı 8'e çıktı ve 16 Nisan'daki El Clasico'ya Barcelona 8 puanlık avantajla geldi. Bernabeu'dan istediği sonuçla dönen Barcelona artık neredeyse şampiyondu ve kalan haftalarda hata yapmayarak şampiyonluğa ulaştı.

Kabul etmek gerekir ki Barcelona Real Madrid'den daha iyi bir takım. Ve lig gibi uzun maratonlarda genelde daha iyi olan takımlar mutlu sona ulaşır. Birçok insana göre Barcelona şu anda dünyanın en iyi takımı ve Barcelona klasında olup da onun seviyesinde olan başka bir takım yok. Çünkü Avrupa'nın diğer dev kulüplerinden hiçbirinin ideal 11'i 8 alt yapı oyuncusundan oluşmuyor kaldı ki bu futbolcular hem yetenekliler hem de yıllardan beri bu futbol anlayışını uygulamaya çalışıyorlar. O yüzden Barcelona böyle devam ettiği müddetçe Real Madrid'in Barcelona'yı geçmesi çok zor. Real Madrid'in önünde bu yüzden 3 seçenek var. Birincisi Figo transferi gibi bir transferle Barcelona'yı karıştırmak. Ancak şu anda bu mümkün gözükmüyor. İkincisi Barcelona'nın disiplinden kopmasını beklemek. Bu durum Guardiola'nın takımdan ayrılmasıyla ortaya çıkabilir. Arada sırada böyle haberler çıkıyor. Üçüncüsü Barcelona'nın motivasyonunu kaybetmesi ki Jose Mourinho Madrid'in başındayken çok zor. O zaman Jose Mourinho'yu göndermeleri mi gerekir? O da saçma olur Çünkü her şeye rağmen Barcelona'yı geçerse Jose Mourinho geçer.

Böylece Barcelona ligin bitimine 2 hafta kala hem şampiyonlupu garantiledi hem de Manchester Utd. ile oynayacağı Şampiyonlar Ligi finali öncesinde hazırlık için 16 günlük bir süre kazanmış oldu.

Türkiye Kupası Beşiktaş'ın


2010-2011 sezonunda Kayseri'de Ziraat Türkiye Kupası finalinde Beşiktaş İ.B.B'yi penaltı atışları sonucu mağlup ederek son 6 sezondaki 4. toplamda da 9. Türkiye Kupası'nı kazanarak gelecek sezon Uefa Avrupa Ligi'ne Play-Off turundan katılmaya hak kazandı.

Ligde istediği sonuçları alamayan ve şampiyonluk yarışının çok uzağında kalan Beşiktaş için bu kupa hayati önem arz ediyordu. Belki bugün alınan kararla Bursaspor maçını 3-0 hükmen kazanarak ligde de ilk 4'e girmek için önemli fırsat yakalamışlardı ama kupayı kazanıp Uefa Avrupa Ligi'ne gitmek daha kısa bir yoldu. Kupayı kazanamasaydı bu sezon olduğu gibi gelecek sezon da temmuz ayının ortasında resmi maçlara başlamak zorunda kalabilirlerdi. Beşiktaş'ın şampiyonluk yarışında gerilerde kalmasında sezona erken başlamasının da etkisi olduğu düşünüyorum. Öyle ki Beşiktaş bu sezon şu ana dek 55 resmi maça çıktı ve Türk takımları arasında en çok maç yapan takım oldu. Bu sezon sakatlıklardan çok çeken takımlardan biri Beşiktaş. İlk yarıda iyi giderken Quaresma'nın sakatlanmasıyla gerilerde kalmaya başladı ki bunda çok fazla sayıda maç oynanmasının da etkisi vardır.

İ.B.B ise kulüp tarihinin en önemli başarısını finale çıkarak elde etmişti ve bunu bir adım daha yukarı çekme fırsatı yakalamışlardı. Her ne kadar Beşiktaş'a en çok ters gelen takım olsalar da tecrübe eksikliği kupayı kazanmalarına engel oldu.

Genelde final maçları kontrollü oyun oynanan maçlardır. Fakat Beşiktaş'ın tehlilkeli hücum silahları olmasına rağmen Belediye takımı savunmayı önde kurarak açık futbol oynamayı tercih etti. İlk 15-20 dakikada İ.B.B'li savunma oyuncularının yaptıkları çok basit hatalardan Beşiktaş özellikle Quaresma ile tehlikeli pozisyonlar üretti fakat gole ulaşamadı. 20.dakikadan sonra ise İ.B.B toparlandı. Basit top kayıpları yapmamaya başladılar oyuna hükmettiler. Beşiktaş'ı neredeyse hiç çıkarmadılar. Fakat 33.dakikada sahanın en iyilerinden Fernandes'in mükemmel pasında Quaresma topu iyi kontrol etti ve düzgün bir vuruşla Beşiktaş'ı 1-0 öne geçirdi. Bu gol Beşiktaş açısından şanslı bir goldü çünkü iyi oynamazlarken öne geçmeyi başardılar. İlk yarının son dakikasında Hasagic'in kurtardığı pozisyon ise İ.B.B'nin 2.yarıda maça tutunmasını sağladı.

2.yarıda İ.B.B Beşiktaş kalesinde goller arıyordu. Bu noktada Aurelio devreye girdi ve penaltıya sebebiyet. Yunus Yıldırım gibi zor penaltı çalan bir hakem bile o pozisyonda penaltıyı vermek durumunda kaldı. İbrahim Akın'ın penaltıdan attığı gol maça beraberliği getirdi. 1-1'den sonra maç ortada seyrederken Abdullah Avcı Gökhan Ünal'ı Tayfur Havutçu ise Almeida'yı oyuna aldı. 68.dakikada Gökhan Ünal Necip'in ve Rüştü'nün hatalarından faydalanıp İ.B.B'yi 2-1 öne geçirdi. Bu gol Beşiktaş'ta moralleri bozdu. 2-1'den sonra oyuna hükmetmeleri gerekiyordu fakat bırakın rakibi baskı altına almayı topa sahip olmakta zorlanan bir Beşiktaş vardı. Fakat 78'de kazanılan bir duran top sonrası Fernandes içeriye iyi bir top kesti ve Sivok attığı kafa golüyle maçta tekrar beraberliği sağladı. 2-2'den sonra morallenen Beşiktaş daha iyi oynamaya başladı. İ.B.B ise fazla efor sarfetmesinin ceremesini çekmeye başladı.

Uzatmalarda oyunun hakimi Beşiktaş'tı. Çünkü İ.B.B fizik olarak bitmişti. Sadece Hasagic ayakta kalmayı başardı. Bu dakikalarda Büyükşehir Belediye takımının Holosko'ya çok ihtiyacı vardı ancak Beşiktaş'tan kiralandığı ve tüm alacakları Beşiktaş tarafından ödendiği için kadroya dahil edilmemişti. Quaresma ve Simao ile net pozisyonlar bulan Beşiktaş golü atamayınca maç penaltılara gitti. Normalde penaltılar şans işidir ama daha usta ayaklara sahip Beşiktaş penaltılarla galip gelerek kupayı kazanmayı başardı.

Böylece Beşiktaş bu sezonu kupasız kapatmamış oldu ve gelecek sezon Avrupa Ligi'nde olmayı garantiledi. İ.B.B ise her sene üstüne koyarak ilerleyen bir takım. Abdullah Avcı ile yakalanan istikrar devam ederse gelecek yıllarda Türkiye Kupası'nı kazanabilirler.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Nuri Şahin Real Madrid'de


Son birkaç haftadır gerek İspanyol basınında gerekse de Alman basınında Nuri Şahin'in Real Madrid'e gideceği yazılıp çiziliyordu. Haliyle bu haberler Türk basınına da yansımıştı. Bugün transfer resmiyet kazandı ve Nuri Şahin Real Madrid'le 6 yıllık sözleşme imzaladı. Yine Hamit Altıntop için de benzer haberler her iki ülke basınında da çıkmaya devam ediyor.

Nuri Şahin 2005 yılında U-17 Dünya Kupası'ndaki performansıyla piyasaya çıktı. O turnuvada 4. olan takımın en önemli oyuncularının başında geliyordu. Aynı yıl A milli takıma da çağrıldı ve ilk maçında Almanya'ya karşı gol de attı. Fakat daha sonraki süreçte milli takımda yeteri kadar forma şansı bulamadı. 1 sezon Feyenoord'a kiralandı. Ardından Dortmund'a geri döndü. Bu sezon ise performansı tavan yaptı. Takımının şampiyonluğunda önemli rol oynadı ve bu performansı Real Madrid'e transfer olmasını sağladı. Son gelen haberlere göre Mourinho kendisinin mutlaka alınmasını istemiş. Bu da forma şansı bulmasını sağlayabilecek bir gelişme.

Jose Mourinho aslında elindeki geniş kadroyu kullanan bir teknik adam. Özellikle Chelsea'deyken birçok kez rotasyona gitmişliği vardır. Bu sene ise son birkaç hafta hariç ilk onbirini zorunlu haller dışında bozmadan oynamayı tercih etti. Nuri Şahin'i de zaman zaman rotasyonda kullanacaktır. Nuri'nin oyun stili şu anda Real Madrid'de en çok Xabi Alonso'nun stiline benziyor. Büyük ihtimalle Mourinho Alonso'yu dinlendirmek istediği zaman Nuri'ye şans verecektir.

Nuri son aylarda İspanyolca kursu da alıyormuş. Ayrıca Mesut Özil'in de Real Madrid'de olması uyum zorluğu yaşamasını engelleyecektir.

Mesut Özil'in Real Madrid'e gitmesinden sonra gurbetçi oyuncuların Almanya milli takımını tercih etmeye daha çok yaklaştığı düşünülüyordu. Nuri'nin transferi Türk milli takımını seçerek de oralara gidilebileceğinin kanıtı olmuş oldu. Elbette Nuri'nin milli takım performansı değil Dortmund performansı transferde başrol oynadı. Ama işin sadece milli takım seçmekle ilgili olmadığı da çok net anlaşılmış oldu.

Hamit Altıntop'un da Real Madrid'e gidebileceği söyleniyor. O transfer de resmiyet kazanırsa onunla ilgili bir yazı da gelecek günlerde yazarız.

Manchester Utd. 2-1 Chelsea


Manchester Utd. Premier Lig'de bitime 2 hafta kala Chelsea'yi 2-1 yenerek şampiyonluğa çok yaklaştı.

Manchester Utd. haftaiçi oynadığı Schalke maçında geniş kapsamlı bir rotasyona gitmiş birçok oyuncusunu dinlendirmişti. O maçta ilk onbir oynayan oyunculardan 3 tanesi bu maçta da ilk onbirdeydi. Bunlardan biri kaleci Van der Sar diğer ikisi ise Valencia ve O'Shea idi.

Maç çok hızlı başladı. Henüz 36.saniyede Hernandez'in attığı gol Kırmızı Şeytanları 1-0 öne geçirdi. Chelsea'nin rakip yarı sahada kaptırdığı top 2 pasla kalelerine gol olarak geri döndü. Golde David Luiz'in hamle hatası vardı. Golden sonra oyun tamamen Manchester Utd'nin kontrolündeydi. Sahada her istediğini yapan MANU karşısında hiçbir şey yapamayan Chelsea vardı. Özellikle ilk yarıdaki Manchester Utd. hayatımda izlediğim en iyi Manchester Utd. performanslarından biriydi. Maçın temposu yüksekti ve bu yüksek tempoda iyi paslaşan pozisyonlar bulan zevk veren bir Manchester Utd. vardı. 23.dakikada Manchester Utd. bir korner kazandı. Korner paslaşarak kullanıldı. Giggs'in rakibini geçip orta yaptığı pozisyonda Vidic doğru yere koşu yaparak atmasına alışkın olduğumuz gollerinden birini daha atarak skoru 2-0 yaptı. 2-0'dan sonra Manchester Utd. vites düşürdü. İlk yarının son 15 dakikasında Chelsea zaman zaman Manchester Utd. kalesine gelmeyi başardı. Ama bu dakikalarda Van der Sar şu anda dünyanın en iyi kalecisini olduğunu kanıtlarcasına kurtarışlar yaptı.

2.yarıya Chelsea David Luiz-Alex değişikliği ile başladı. 60'ta ise oyuna Torres girdi. 68.dakikada Lampard önünde kalan topu ağlara gönderince Chelsea için bir umut ışığı belirse de Manchester Utd. bir daha gol izni vermedi. Gol izni vermemekle kalmayıp özellikle Rooney ile farkı artırabilecekleri birçok pozisyonda yakaladılar. Maç Manchester Utd. adına daha farklı da bitebilirdi. Fakat sonuç itibariyle kazanarak Liverpool'u şampiyonluk sayısında geçmeyi neredeyse başardılar. Genel averaja bakıldığından matematiksel olarak garantilemeleri için 1 puana daha ihtiyaçları var. Onu da kalan 2 maçta alacaklarından kimse şüphe etmiyor.

Şampiyon AC Milan


AC Milan Serie A'da bitime 2 hafta kala şampiyonluğu matematiksel olarak garantiledi. Böylece 7 yıl sonra tekrar mutlu sona ulaşmayı başardılar.

Milan sezona Massimiliano Allegri ile başladı. Robinho, Boateng ve Ibrahimovic gibi oyuncularla kadroyu güçlendirdiler. Devre arasında da van Bommel ve Cassano'yu aldılar. Özellikle sezonun ilk yarısında Ibrahimovic sayesinde birçok maç kazandılar. Inter'in de Mourinho sonra Rafael Benitez'le çalışmaya başlaması ve Benitez'in de her şey berbat etmesi Milan'a çok yaradı. Leonardo'nun gelmesiyle Inter'de toparlanma emareleri görülmeye başladı. Arka arkaya galibiyetler alan Inter Milan'ı geçme şansı yakaladı. Fakat Milan'ın imdadına milli takım arası yetişti. Öte yandan aynı milli takım arası rüzgarı arkasına alan Inter'i durdurdu. Milli takım arasından sonra oynanan maçta Milan Inter'i 3-0 yenince şampiyonluk artık çok yakındı. Kalan haftalarda da hata yapmayan Milan Roma ile deplasmanda 0-0 berabere kalarak 18. şampiyonluğuna ulaşmış oldu.

Milan'ın şampiyonluğu Inter hegemonyasına sekte vurmuş oldu. Bunun bitip bitmediğini ancak gelecek sezon görebiliriz. Çünkü hâlâ en güçlü kadro Inter'de. Gelecek sezon favori olan taraf yine Milano'nun lacivert siyahlı ekibi bana göre. Ama yine de İtalya'da sempati duyduğum takımın şampiyon olması benim için güzel bir şey.

İşgüzarlık



Bursaspor-Beşiktaş maçı maç öncesinde Bursaspor taraftarlarının çıkardığı olaylar nedeniyle oynanamadı. Polisle çatışmaya giren Bursasporlular'ın ortaya çıkardığı görüntü Gazze'de, ya da terör örgütü yandaşlarının zaman zaman çıkardığı olaylarda yaşananlardan farksızdı. TFF'nin Bursaspor'u 3-0 hükmen mağlup ilan etmesi bekleniyor.

Haftaiçinde Bursa Valiliği'nin aldığı "Beşiktaş taraftarı maça gelebilir." kararı son derece mantıksızdı. İlk yarıdaki maçta yaşanan olaylar ortadayken ortamın bu iş için müsait olmadığı belliydi. O maç öncesinde 4 kişi yaralanmış iki takım da cezalar almıştı. Zaten taraftar forum sitelerinde de bu tip olayların yaşanacağı şeklinde mesajlar vardı. Tüm bunlar bilinmesine rağmen yetkililer insanların can ve mal güvenliğini tehlikeye atan bir karar aldılar. Bu olayda birinci dereceden kusuru bulunan insan Bursa Valisi Şahabettin Harput'tur. Bu yüzden kendisi ya istifa etmelidir, ya da İçişleri Bakanlığı tarafından açığa alınmalıdır. Ancak ülkemizdeki tüm kurumlarda olduğu gibi bu kurumda da böyle bir olay yaşanmayacaktır. Belki ileriki aylarda ya da yıllarda valiler kararnamesi çıktığı zaman gerekli işlemler yapılır ama geciken adalet adalet değildir.


Geçen sene Bursa son maçta Beşiktaş'ı yenip şampiyon olduğunda artık bu iş biter diye düşünüyorduk. Fakat ilk yarıdaki maçta yaşananlardan sonra bu işin bitmediğini gördük. Şimdi olayların başlamasına sebep olan 2003-2004 sezonuna geri dönmek istiyorum.


O sezonu incelediğimiz zaman Bursaspor 2-3 hafta hariç (ki bunlar da sezonun başındaki haftalar) tüm sezonu küme düşme hattında geçirmiş bir takım. Tüm sezonu küme düşme hattında geçiren bir takım son 7 hafta ya girilirken 22 puanda. 27 haftada 22 puan toplayan Bursaspor sezonun geri kalan 7 haftasında 18 puan topluyor. 6 galibiyet alıyor tek mağlubiyeti ise Trabzonspor'a karşı. Öncelikle iyi niyetimle soruyorum. Madem bu kadar galibiyet alabilecek potansiyeliniz vardı da 27 hafta aklınız neredeydi? Art niyetli olarak soracak olursam: 27 haftada 22 puan toplayabilen takım son 7 haftada nasıl 18 puan topluyor? Bursasporlular bunun cevabını verebiliyorlar mı? Ben Beşiktaşlı değilim. Fenerbahçeliyim. Ama koca sezon küme düşme hattından kurtulamamışsın, sonra "Beşiktaş bizi küme düşürdü." diyorsun. Ayrıca Beşiktaş'ın o sezon yaşadığı olaylar ortada. Samsunspor maçında Cem Papila'nın 5 kırmızı kartı sonrası Beşiktaş bir daha kendine gelemedi. Ancak 5 sene sonra Mustafa Denizli işi toparlayabildi. Ayrıca Bursaspor'un 6 galibiyet aldığı son 7 haftalık seride Beşiktaş 2 galibiyet almış Bunlardan biri şampiyonluk şansı devam ederken Gaziantep'e karşı 4-1'lik skorla diğeri de Ali Aydın'ın hakemliği bıraktığı maçta Galatasaray'a karşı 2-1'lik skorla. Ayrıca Bursaspor son 7 haftada 18 puan alırken Beşiktaş koca 2.yarıda 19 puan toplayabilmiş.


Bursasporlular darılmasın gücenmesin. Öncelikle kendileri koca sezon ne yapmışlar ona baksınlar. 2003-2004 sezonuna bakmak isteyenler TFF'nin ilgili web sayfasını ziyaret edebilirler. Bu da linki. Sanırm bu kadar bilgi yeterli.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Son Bilet Manchester'ın


Manchester Utd. deplasmanda 2-0 yendiği Schalke'yi Old Trafford'da da 4-1 yenerek Wembley'deki finalde Barcelona'nın rakibi oldu.

Tahmin edildiği gibi Sir Alex Ferguson haftasonu oynanacak Chelsea maçını düşünerek geniş kapsamlı bir rotasyona gitti. Van der Sar ve Valenicia hariç ilk maçta ilk onbirde oynayan hiçbir oyuncusu oynatmadı. Fakat Manchester Utd. rotasyona gittiği için de skoru koruma amaçlı bir oyun sergilemedi. Aksine çıkıp futbolunu oynadı. Schalke ise zaten işini mucizelere bırakmıştı. Bugüne kadar Avrupa kupalarında hiçbir takımın yapamadığını yapması yani Manchester United'ı deplasmanda en az 2 farklı yenmesi gerekiyordu. Onlar da bunun bilincinde olduklarından pozitif oynamaya çalıştılar.

İlk gol gelene kadar maç orta saha mücadelesi şeklinde geçiyordu. Fazla pozisyon yoktu. 27.dakikada Valencia'nın koşusuna Gibson harika bir pas attı. Neuer ile karşı karşıya kalan Valencia'ya sadece golü atmak kalmıştı o da öyle yaptı. Ardından 4 dakika sonra Gibson'ın vuruşunda Neuer kendisinden beklenmeyecek bir hata yapınca tıpkı ilk maçtaki skor çok çabuk 2-0 oldu. Ama Schalke hemen pes etmedi. Yine 4 dakika sonra Jurado ceza sahasında önünde kalan topa sert ve düzgün bir vuruş yaparak van der Sar'ı avladı ve skor 2-1'e geldi ve ilk yarı bu skorla tamamlandı.

2.yarıda Schalke riskleri almaya başladı. Bu da Manchester United'a birçok kontra atak fırsatı tanıdı. 2.yarıda Manchester United bulduğu pozisyonlardan 2'sini daha golle sonuçlandırıp galibiyetini perçinledi ve finalde Barcelona'nın rakibi oldu.

Zaten yarı finalde bu iki takım eşleştiğinde Manchester'ın bir sürprize izin vermeyeceği ve rahat bir biçimde finale çıkacağı düşünülüyordu, öyle de oldu. Inter bir İtalyan takımı olmasına rağmen Manchester United Inter'e oranla ayakları yere daha sağlam basan bir takım. Ayrıca Schalke ile MANU arasında çok büyük bir tecrübe farkı da var. O yüzden Schalke erişebileceği azami noktaya gelmişti zaten. Umarım ilerleyen yıllarda 50 yılı aşkın süredir kazanamadıkları Bundesliga şampiyonluğunu kazanırlar.

Böylece Şampiyonlar Ligi'nde finalin adı konumuş oldu. 2009'da Roma Olimpiyat Stadı'nda karşı karşıya gelen 2 takım bu sene Wembley'de bir anlamda o finalin rövanşına çıkmış olacaklar. Daha 23 günlük bir süre olduğundan o maçla ilgili yorum yapmak için erken. ama bana Manchester Utd. kazanacak gibi geliyor.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

El Clasico 4.Ayak: Barcelona Finalde


20 günlük El Clasico serisi tamamlandı. Ligde ve Şampiyonlar Ligi'nde kazançlı çıkan takım Barcelona olurken Real Madrid de Kral Kupası'nı kazanarak en azından sezonu kupasız tamamlamaktan kurtulmuş oldu.

Son maç serideki en güzel maç oldu diyebiliriz. Takımlar bu seride ilk kez Nou Camp'taydı. Real Madrid 2-0'lık dezavantaja sahip olduğundan açık oynadı. Bu da ortaya tempolu, seyir zevki yüksek, bol pozisyonlu bir maç çıkardı. Barcelona Abidal hariç ideal onbiriyle mücadele etti. Real Madrid'de ise Ramos, Pepe, Khedira'nın yerine Arbeloa, Albiol ve Diarra vardı. Ayrıca bu maçta kenardaki Mesut'un yerine Kaka ilk onbirdeydi. Her iki takım da alışılagelmiş anlayışlarıyla sahadaydılar.

İlk yarıda 25.dakikadan sonra Barcelona'nın gol pozisyonları gelmeye başladı. Messi'nin başrolde olduğu hücumlarda Casillas başarılıydı ve gole izin vermedi. Real Madrid ise Ronaldo ve Di Maria ile etkili olmaya çalıştı. Derinlemesine atılan toplarda Barcelona savunması başarılıydı. Diğer maçlarda olduğu gibi bu maçta da ilk yarı golsüz sona erdi.

İkinci yarıya Real Madrid daha iyi başlamıştı. 48.dakikadaki tartışmalı pozisyonda Real Madrid'in bir golü sayılmadı. Ronaldo düşerken Mascherano'yu da düşürünce hakem faul verdi. İlk başta pozisyonda bir şey yokmuş gibi gözüküyordu. Fakat daha sonra farklı açılardan tekrarında müdahale olduğu görüldü. Barcelona iyi oynamazken Iniesta'nın ara pasında Pedro Casillas'la karşı karşıya kaldı ve golü attı. Böylece bu serideki maçlarda ilk kez Ronaldo ve Messi dışındaki bir futbolcu gol atmış. Golden 10 dakika sonra ise Real Madrid ilk 3 maçta yapamadığını yaptı. Barcelona'nın pas hatasında araya giren Xabi Alonso bekletmeden Di Maria'ya oynadı. Onun direkten dönen vuruşu sonrası top tekrar kendisine geldi. Bu sefer içerideki Marcelo'ya oynadı ve o da golü atarak beraberliği sağladı. Bu gol Real Madrid'i umutlandırdı. Böyle olunca Barcelona biraz daha skoru korumaya yönelik bir oyun sergilemeye başladı. Real Madrid'in de umutlanmasıyla maçta sertlikler artmaya başladı. Hakem bu dakikalarda Mourinho'nun sözlerinden etkilenmiş olacak ki maçı 11'e 11 bitirmeye çalıştı ve bunu da başardı.

Bu maç serideki en güzel maç oldu ama hakem yönetimi açısından da en kötü maç oldu diyebiliriz. İlk yarıda Real Madrid çok net bir pozisyon yakalayabilecekken Puyol'un dengesini kaybedip düşmesine faul verdi. Real Madrid'in verilmeye golündeki kararı bence doğruydu ama çok tartışılacaktır. Real Madrid'den Diarra'yı Barcelona'dan da Pedro'yu atabilirdi. Doğrusunu söylemek gerekirse hakem maçı yönetmedi, idare etti. -Aslında ikisi de aynı anlama gelir ama ne demek istediğimi anlayan anlamıştır.-

Sonuç itibariyle 20 günlük seri sona erdi. Her iki takımda 1'er galibiyet aldılar 2 maç berabere bitti. İşin ilginci galibiyetleri kendi sahalarında almadılar. Real Madrid tarafsız sahada Barcelona ise bir maçı deplasmanda kazandı. Benim bu seride en çok aklımda kalan olay Mourinho'nun yarı final ilk maçından sonra yaptığı açıklamalar olacak. Ne kadar haksız olduğunu bilsem de.

Şampiyonlar Ligi'nde yarı final bu akşamki Manchester Utd- Schalke maçıyla tamamlanacak. Mucize olmazsa Wembley'de 2009'un rövanşını izleyeceğiz.

3 Mayıs 2011 Salı

El Clasico 4.Ayak


20 günlük El Clasico serisi bu akşam Şampiyonlar Ligi yarı final rövanş maçıyla sona erecek. Takımlar bu seride ilk kez Nou Camp'a çıkacaklar.

Barcelona deplasmanda 2-0 kazanarak final için çok önemli bir avantaj elde etmiş durumda. Tek farklı mağlubiyetler bile Barcelona'ya finale çıkması için yetiyor. Öte yandan Iniesta'nın oynayabilecek olması Barcelona'nın sistemini daha iyi işletmesi için çok önemli bir gelişme. Abidal maç kadrosunda ancak büyük ihtimalle onun yerinde yine Puyol'un oynaması bekleniyor.

Real Madrid ise hem skor olarak hem de kadro olarak zor durumda diyebiliriz. 2-0'lık dezavantajlarının yanı sıra Ramos ve Pepe cezalı olduklarından bu maçta oynayamayacaklar. İlk maçta oynamayan Khedira'nın durumunu ise bilmiyorum. Marca'daki habere göre Real Madrid 4-2-3-1 düzeniyle sahaya çıkacak. Defans 4'lüsünün önündeki ikili Diarra ve Xabi Alonso olacak. Önlerinde Ronaldo-Mesut-Di Maria ileri uçta Adebayor oynayacak. Her ne kadar mantıklı olan bu gibi gözükse de 5-0'lık maçta da Mourinho buna benzer bir takımla çıkmış ve hezimete uğramıştı. Muhtemel onbirlere buradan bakabilirsiniz.

Barcelona yine kendi oyununu oynayacaktır. Ancak çok fazla risk almadan, ciddi hatalar yapmadan oynamak şüphesiz öncelikleri olacaktır. Her Barcelona maçı gibi %70'e %30'luk topla oynama oranı olacaktır. Eğer Real Madrid ofansif bir kadro sahaya sürerse %30'luk topla oynama oranı ile zor 2 gol atar gibi gözüküyor. Atsa bile bu kadroyla oynamaları durumunda attıklarından fazlasını yiyebilirler. Defansif oynaması da saçma olur. Çünkü 2-0 mağlupsun ve gol atmak zorundasın. Savunma yaparak mı gol atacaksın? Hakikaten Real Madrid'in ve özellikle Mourinho'nun işi bu akşam çok zor.

Kabul etmek gerekir ki Barcelona Real Madrid'den daha iyi takım. Tabi ki futbolda her zaman daha iyi olan takım kazanmıyor. Ancak ilk maçı daha iyi olan kazandı ve şu anda ipler onun elinde. Bu akşam da finale çıkacak takımı Barcelona'nın oyunu belirler. Real Madrid'in final şansı Barcelona'nın ellerinde. Barcelona çok ciddi hatalar yapmazsa finale çıkan takım olacaktır.

28 Nisan 2011 Perşembe

El Clasico 3.Ayak: Messi


Real Madrid ile Barcelona'nın Şampiyonlar Ligi'ndeki randevusuna maçın sonlarında attığı 2 golle Messi damga vurdu. Barcelona final için büyük avantaj elde etti.

Maç beklediğimiz kadrolarla başladı. Pepe önceki maçlardaki performansından dolayı yine orta sahadaydı. Aslında Mourinho'nun başka bir seçeneği de pek yoktu zaten. Çünkü Khedira yoktu ve Lassana Diarra mutlaka oynayacaktı. Pek şans vermediği Mahamadou Diarra'yı böyle bir maçta oynatması beklenemezdi. Böyle olunca Ramos'u stopere çekip sağ beki Arbeloa'ya emanet etti.

Barcelona'da ise Abidal, Adriano ve Maxwell'in yokluğunda sol tarafta kaptan Puyol vardı. Puyol'un sol bek oynamasından dolayı Barcelona o kanadı hiç kullanamadı belki ama Puyol o bölgede defansif olarak hiç zaafiyet göstermedi. Orta sahada Iniesta'nın yokluğunda ise Keita görev yaptı. Keita'nın performansı Iniesta'yı arattı. Ama Xavi'nin iyi oyunu sistemin işlemesini sağladı.

Maçın kontrolü tamamen Barcelona'nın elindeydi. Ancak oyun anlayışlarını modifiye etmişlerdi. Rakip yarı sahanın ortasında yaptıkları pasları bu maçta orta yuvarlakta yaptılar. Mümkün olduğunca az risk alarak oynadılar. Maçı 0-0 bitirip işi Nou Camp'ta alacakları bir galibiyete bırakmayı düşünüyorlardı. Benim hatırladığım kadarıyla ilk yarıda da sadece 5 kez "hücum" girişiminde bulundular. En güvenli seçenek ortaya çıkmadan topu ileri oynamadılar. Bu kadar az sayıdaki hücumdan da 2 adet gol tehlikesi çıkarabildiler.

Barcelona bu kadar garanti oynayınca ilk yarının son bölümlerine kadar Real Madrid rakip kaleye gidemedi. Hatta maçta doğru dürüst faul bile olmadı. Ancak ilk yarının sonlarında maçta gerginlik arttı. Di Maria, Pedro ve Busquets'in Oscarlık performansları tansiyonu yükseltti. Real Madrid'in iki hücum planı vardı. Bunlardan biri duran toplardı. Ceza sahası çevresine gelinince faul kazanıp gol bulabilirlerdi. Bunun bilincinde olan Di Maria da 2 pozisyonda kendini hemen yere bıraktı. Hakem de bunlara faul çalınca ortam gerildi. Pedro ve Busquets de rakiplerine kırmızı kart göstertmek için çok fazla çamura yattılar. Bu gerginliklerin ardından devre arasında Barcelona'nın yedek kalecisi Pinto kırmızı kart gördü.

2.yarıya Mourinho Adebayor-Mesut değişikliği ile başladı. Aslında bu değişiklik işe yaramıştı. Adebayor'un önde yaptığı pres Barcelona'nın oyununu bozdu. Fakat Pepe bu noktada takımını yakan isim oldu. Alves'e yaptığı hareketten sonra kırmızı kartla oyundan atılınca Real Madrid çöktü. Mourinho'nun muhtemelen itirazlarından sonra tribüne gönderilmesinden sonra Real Madrid maçı bıraktı. Artık 0-0'a razı Barcelona'nın eline iyi bir fırsat geçmişti ve bunu değerlendirmesi gerekiyordu. Oyuna sonradan giren Affelay Marcelo'yu geçip Messi'yi gördü ve Arjantinli skoru 1-0 yaptı. 87'de de yine Messi Xavi'nin bıraktığı topla 3 kişiyi geçip 2.golü attı ve takımını rahatlattı. Böylece 0-0'a razı Barcelona "Kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz." hesabı istediğini alarak evine dönmüş oldu.

Bu maçta 2 kritik nokta olduğunu maçtan önce yazmıştım. Biri Barcelona'nın pas temposuydu. Barcelona pas hızını artırmadı. Diğeri ise hakemin Madridli oyuncuların sertliğine göstereceği toleranstı ki Wolfgang Stark Pepe'yi atarak tolerans göstermedi. Bu da Barcelona'nın işine yaradı ve maçı kazandılar.

Bu sonuçla Barcelona final için çok büyük avantaj sağladı. Rövanş ise gelecek hafta salı akşamı. Real Madrid de Ramos ve Pepe bu maçta cezalı. Öte yandan maç "Papatyam" tehlikesiyle karşı karşıya.

Edit: Diarra Monaco'ya gitmiş. O zaman onun yerine Granero diyelim. :)

27 Nisan 2011 Çarşamba

El Clasico 3.Ayak


Real Madrid ile Barcelona'nın 20 günlük 4 El Clasico serisindeki 3.maç bu akşam Şampiyonlar Ligi yarı finali kapsamında Santiago Bernabeu'da oynanacak. Heyecan katsayısı her maç biraz daha artan maçlarda maç öncesi basın toplatılarında Mourinho ve Guardiola'nın karşılıklı sözleri de gerginliği artırıyor.

Real Madrid'de cezalı Carvalho bu maçta olmayacak. Ayrıca Khedira'nın sakatlığından dolayı oynayamayacağı söyleniyor. Bu durumda orta sahada direnci artıran Pepe'nin nerede oynayacağı merak konusu. Belki de Pepe yine orta sahada görev alıp Sergio Ramos stopere geçer ve sağ tarafta Arbeloa oynayabilir. Ya da Pepe stopere geçip orta sahada Lassana Diarra oynayacaktır. Ya da Xabi Alonso-Pepe-Diarra üçlüsü orta sahada görev alabilir. Bu maç saatinde belli olacak.

Barcelona cephesinde ise 3 tane sol kanat oyuncusunun sakatlıklarının bulunması sıkıntı yaratıyor. Sol bekte kimin oynayacağı merak edilirken Barcelona'da düzenin işlemesinde çok büyük katkısı olan Iniesta'nın da oynayamayacak olması Barcelona adına şüphesiz çok büyük bir handikap oluşturuyor. Geçen sene de yarı finallerde Iniesta oynayamamış Mourinho'nun Inter'i Barcelona'yı saf dışı bırakmıştı. Yine 2009'da da Barcelona Chelsea'yi yarı finalde elerken golü atan adam Iniesta'ydı.

Futbol olarak bu maç da önceki iki maçtan farklı olmayacaktır. Kendi oyununu oynamaya çalışan Barcelona ile rakibi durdurup orta sahada kazanılan toplarla goller arayacak olan Real Madrid izleyeceğimizi düşünüyorum. Bu maçta kritik olan iki nokta var. Birincisi Barcelona eğer Real Madrid'i yenmek istiyorsa pas temposunu artırmak zorunda. Bunu yaptıkları zaman Real Madrid kalesinde pozisyon bulabiliyorlar. İkincisi de hakemlerin Real Madrid'in sertliğine gösterecekleri tölerans. Barcelona'ya inanılmaz ayar olup, ölümüne Real Madrid'i ve Mourinho'yu destekleseniz bile taraflı tarafsız herkesin kabul etmesi gerekir ki iki maçta da hakemler Madridli oyuncuların sertliğine aşırı derecede müsamaha gösterdiler. Elbette maçın tansiyonuna göre kuralları biraz daha farklı uygulayabilirsiniz. Ancak bunun dengesini sağlayamadığınız zaman bir takıma avantaj sağlamış oluyorsunuz.

Geçen sene Inter Barcelona'yı 3-1 yenerken aşağı yukarı Real Madrid gibi oynayarak yenmişti. Ancak Inter o maçta yakaladığı pozisyonlarda golü atarken Real Madrid'in iki maçta attığı iki gol aslında oyun planının bir sonucu değildi. Eğer Real Madrid yine planladığı şekilde gol bulamayacak olursa işini çok zora sokar gibi gözüküyor. Barcelona'nın ise pas temposunu artırması ve David Villa ile Pedro'dan da en iyi şekilde faydalanması final için olmazsa olmaz.

Schalke 0-2 Manchester Utd.


Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında Manchester Utd. Schalke'yi deplasmanda 2-0 yenerek Wembley'deki takımlardan biri olmayı büyük ölçüde garantiledi.

Schalke'nin bu sezon yarı final oynaması beklenen bir şey değildi. Pek öyle yarı final oynayacak bir görüntüleri yoktu. Ancak gerek ortaya koydukları pozitif futbol gerekse de futbol şansı onları bu noktaya getirdi. Ancak Manchester Utd. gibi buraların müdavimi olmuş ve kadro olarak da çok tecrübeli bir takım karşısında sadece Neuer'in üstün performansıyla finale çıkmaları şüphesiz çok zordu. Schalke için bunlardan daha fazlası gerekliydi. Manchester United'ın kadrosunda 2008'de şampiyon olmuş 2009'da da final oynamış isimlerin hemen hemen hepsi duruyor. Sadece Hernandez, Valencia ve Rafael o kadroda yok. Öte yandan Schalke'de ise sadece Raul ve yanılmıyorsam Farfan daha önce Şampiyonlar Ligi'nde yarı final görmüş isimler. Bu kadar büyük tecrübe farkı olunca da Manchester'ın aldığı bu skor son derece normal oluyor. Ayrıca Manchester Inter'in yaptığı hataları yapacak bir takım olmadığı için de finali kaybetmesi çok zordu. Nitekim baştan sona üstün oynadıkları ve çok sayıda gol pozisyonu buldukları maçı 2-0 kazanarak evlerine çok avantajlı bir skorla döndüler. Bundan sonrası için de turu vermeleri çok zor.

Ayrı pir paragraf da Ryan Giggs için açmak gerekiyor. Chelsea maçlarında yaptığı 3 asist ile takımının yarı finale çıkmasında en önemli pay şüphesiz onundu. Dün de bir gol atarak takımının büyük ölçüde finali garantilemesini sağlayanlardan biri oldu. Manchester Utd. bu sene Şampiyonlar Ligi şampiyonu olursa 38 yaşındaki bu adamın kariyerinin sonlarındaki bu performansı futbol tarihindeki yerini alacaktır.

Şampiyonlar Ligi'nde bu akşam El Clasico oynanacak. Santiago Bernabeu'daki maçta Real Madrid ile Barcelona bu sezon 4.kez karşılaşacaklar ve yarı finaldeki ilk maçlar tamamlanacak.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Sıkıntıdan Zafere



Fenerbahçe bu akşam Buca karşısında aslında biz Fenerbahçelilerin hiç de yabancı olmadığı bir biçimde galip gelerek ligin bitimine 4 hafta kala liderliğe yükseldi.

Maçın benim açımdan sıkıntılı geçeceği belki de maç başlamadan belliydi. Maçı izlemek için arkadaşıma gitmiştim. Lig TV kartının doğrulanması için bir 5 dakika bekledik. Neyse ki maçın sadece ilk dakikasını kaçırmıştık.

Maçın ilk yarısında %61-%39'luk topa sahip olma oranı üstünlüğü Fenerbahçe'de olmasına rağmen üretken olmakta zorlanan bir Fenerbahçe vardı. Trabzonspor'un Eskişehir'de yaptığı puan kaybından sonra Fenerbahçeli futbolcular Emre Belözoğlu haricinde maçı sanki kazanmışlar 3 puanı almışlar havasındaydılar. Fakat futbolun doğası gereği hiçbir maç oynanmadan kazanılmadığı gibi, rakibi de ciddiye almadığınız zaman bu maçın ilk yarısında olduğu gibi zor durumlara düşmeniz kaçınılmaz oluyor. Nitekim Fenerbahçe de bu duruma düştü. 15.dakikada Bucaspor ilk geldiği pozisyonda golü Musa Aydın ile bulmayı başardı. 2 dakika sonra Emre Belözoğlu mükemmel bir gol atarak skorda tekrar dengeyi sağlamasına rağmen Fenerbahçe hala ders almamıştı. Yobo ile Lugano'nun uyuduğu pozisyonda Abdülkadir uyumayarak Bucaspor'u tekrar öne geçirdi ve ilk yarı 2-1 Buca üstünlüğüyle sona erdi.

Devre arasında Fenerbahçe ne kadar kötü oynuyor olsa da toparlanıp skoru kendi lehine çevirir diye bekliyordum açıkçası. Çünkü çok net görülen bir şey vardı ki Fenerbahçe işi sıkı tuttuğu zaman maçı çevirecek gibi gözküyordu. Ama 2.yarıya da Fenerbahçe kötü başladı. 53.dakikada Abdülkadir kendisinin 2. takımının 3. golünü atınca maçı izlemekten vazgeçtim. Arkadaşıma "Bu maç izlenmez, haydi yarın görüşürüz." dedim ve dışarı çıktım. Sıkıntıdan bir sigara yaktım. Yolda giderken bizim mahalleden Süleyman Amca'yı gördüm. O da dışarı çıkmış sigara içiyor bir yandan da maça bakıyordu. Gittim bir köşeye oturdum. Efkarlandım alkol almak istedim. Bir yandan sigara içerken diğer yandan telefona baktım. Alex penaltıdan 3-2 yapmıştı. Acaba penaltı nasıl oldu? Tartışmalıysa bir dünya muhabbet olacak diye düşündüm. Derken arkadaşım aradı. "Senin gitmeni bekliyorlarmış maç berabere oldu." dedi. "Tamam bundan sonra Fener'in maçını izlemiyorum." dedim. Eve geldim. Babam snooker sonuçlarına bakıyordu. Bir yandan da maçı konuşuyorduk. Yine telefonum çaldı. Arayan arkadaşımdı. "Maç 4-3 oldu Güiza attı." dedi. "Haha Güiza mı?" dedim. Kalan dakikaları da Ekşi Sözlük ve ntvspor.net'ten takip ettim. 90+2'deki Santos'un golüyle de derin bir nefes aldım. Hemen babama koşup "5-3 oldu." dedim. Babam heyecandan televizyonu açıp maçın skoruna bile bakamıyordu.

Bunları bırakıp maça dönecek olursak, 3-1'den hemen sonra maçın 3-2'ye gelmesi Fenerbahçe için önemliydi. Bu gol Fenerbahçeli futbolcuları kendine getirdi. Ardından hemen 3-3 olunca kontrol Fenerbahçe'ye geçti. Stoch'un oyuna girmesiyle Fenerbahçe hücumda etkinliğini artırdı. 70'te Güiza'nın attığı gol ise belki de kaderin cilvesiydi. Son dakikalara doğru Buca pozisyonlar bulmaya çalışsa da Santos'un golü işi bitirdi.

Bu maç normal bir maç olsaydı Aykut Kocaman'ın Caner tercihi tartışılabilirdi. 1 yabancı oynatma hakkı daha varken bunu kullanmayıp Stoch'u kenarda oturtması yadırganacak bir tercihti. Ancak Fenerbahçeli futbolcular Emre Belözoğlu hariç maçı kazandık havasındaydılar. Eğer futbolcu maça kafa olarak hazır değilse Barcelona da olsanız maçı kaybedersiniz.

Maçtaki tartışmalı penaltı pozisyonu ile ilgili olarak da bir şeyler yazmak istiyorum. Lafı sulandırmak amacında değilim. Ancak Dünya'da da bu tip pozisyonlarda genel olarak bir standart tutturulamamış durumda. Kimi hakem bu tip pozisyonlara devam derken kimisi de penaltı çalabiliyor. Ancak şunu da kabul etmeliyim ki Bünyamin Gezer skor 3-1 olduğu için o penaltıyı daha rahat çaldı. Ayrıca yardımcı hakem de pozisyonu görür görmez ceza sahasına doğru hareketlendi.

Bu maç hiç şüphesiz akıllara 2000-2001 sezonundaki Gaziantep maçını getirdi. 3-0'dan 4-3 olan o maçın bir benzeri bu akşam İzmir'de oynandı. Fenerbahçe'nin ligin bitimine 4 maç kala bu maçtan alması gereken dersler var. Hiçbir zaman futbolun 2 temel kuralını unutmayacaksın! 1- Hiçbir maç oynanmadan kazanılmaz. 2- Rakibin kim olursa olsun her zaman saygı duymak, ciddiye almak zorundasın. Fenerbahçelilerin bu akşam verilmiş sadakası varmış. Şu maçta yaşanacak herhangi bir puan kaybı şampiyonluk yarışının bitmesine sebep olabilirdi. Neyse ki Fenerbahçe maçı kazandı bana da güzel bir doğumgünü hediyesi oldu.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Trabzon Tökezledi


Trabzonspor Fenerbahçelilerin beklediği puan kaybını Eskişehir'de yaptı. Bu sonuçla birlikte Fenerbahçe'ye şampiyonluk yarşında insiyatifi ele alma şansı geçmiş oldu.

Maçın ilk yarım saati tamamen Trabzonspor'un kontrolünde geçti. Eskişehirspor bu süre boyunca hiçbir şekilde top yapmaya çalışmadı gelen topu direk ileri vurdu. Ancak Trabzonsporlu oyuncular o kadar formsuzlar ki bu dakikaları değerlendiremediler. Özellikle Umut ve Alanzinho ortalarda yoktular. Orta sahada da Colman zaten 2.yarının başından beri iyi oynamıyor. Böyle olunca da ortaya zorlanan bir Trabzonspor çıkıyor. İlk yarının son 15 dakikasında ise Eskişehirspor da biraz top yapmaya başlayınca Trabzon kalesine gelmeye başladı ama onlar da çok etkili olamadı. İlk yarıda akılda kalan pozisyonlar Jaja'nın direkten dönen serbest vuruşu ile Mustafa Yumlu'nun sayılmayan golüydü ki hakemin verdiği karar doğruydu.

İkinci yarı ilk yarıya oranla daha iyi bir Eskişehir vardı. 2.yarının başında bu defa Burak Yılmaz'ın golünü hakem iptal etti ki o karar da doğruydu. Maç oldukça kısır geçerken Şenol Güneş Yattara hamlesini yaptı. Sağ kanatta Yattara zaman zaman tehlikeli de oldu ama o pozisyonlardan da bir sonuç çıkmadı. Trabzonspor'un risk aldığı bölümlerde Eskişehirspor da Trabzon kalesinde tehlikeli pozisyonlar üretti. Özellikle Burhan Eşer çok net bir gol fırsatından yararlanamadı. Doğrusunu söylemek gerekirse maçın hakkı beraberlikti öyle de oldu.

Şampiyonluğa oynayan Trabzonspor'un rakibi baskı altına almasını, boğmasını beklerdim. Ama Trabzonspor oyunun hiçbir bölümünde böyle bir baskı oluşturamadı. Doğrusunu söylemek gerekirse kalite olarak da çok kötü bir maçtı. Eskişehirspor şampiyonluk adayıyla berabere kaldı ama bana göre iyi bir futbol oynamadı. Hatta zaman zaman savunmada çok ciddi hatalar bile yaptılar. Özellikle Koray'ın birkaç pozisyonda ciddi hataları oldu. Yine bir pozisyonda Ivesa topu uzaklaştırmak isterken Yattara'ya attı. Eskişehirspor böyle hatalar yapmasına rağmen Trabzonspor bunları değerlendiremedi.

Maçın son dakiklarında Tolga Zengin'in bir pozisyonda burnu kırıldı. Kendisi maçtan sonra ameliyata alındı ve gelecek haftaki Gaziantepspor maçında oynayamayacağı açıklandı. Kaleye 3.kaleci Bora Sevim geçecek gibi gözüküyor. Kendisini FM'den tanırım. Orada iyi kaleciydi. Ama gelecek hafta ne olur, bilemem.

21 Nisan 2011 Perşembe

El Clasico 2.Ayak: Kupa Madrid'in


Real Madrid ile Barcelona'nın serideki 2.randevusu Kral Kupası finalindeydi. Real Madrid Ronaldo'nun 102.dakikada attığı golle 2 yıl sonra bir El Clasico'yu kazanarak Kral Kupası'nı müzesine götürdü.

Real Madrid beklenen kadrosuyla sahaya çıktı. İlk maçta sonradan girip iyi işler yapan Mesut Özil kadrodaydı. Barcelona'da ise kalede Pinto vardı. Ayrıca Guardiola Puyol'u riske etmek istememiş onun yerine o bölgede Mascherano'ya görev vermişti.

İlk yarı Real'in istediği gibi gitti. Orta sahadaki fiziksel üstünlüklerini kullandılar. Barcelona'nın oyununu bozdular. 2009'daki Şampiyonlar Ligi yarı finalindeki Chelsea maçlarından beri Barcelona belki de ilk defa bu kadar zorlandı. Real Madrid Ronaldo ve Pepe'yle 3 net pozisyon buldu. Hatta bir topu da direkten döndü ancak kaleden içeriye girmeyince ilk yarı 0-0 sona erdi.

İkinci yarı ise işler tersine dönmüştü. Bu kez Barcelona kendi kimliğini sahaya yansıtmaya başladı. Pas trafiğini hızlandırdılar. İlk yarıda ortalarda gözükmeyen Pedro'nun da iş yapmaya başlamasıyla Real Madrid pozisyonlar vermeye başladı. Fakat bu kez Casillas sahneye çıktı ve 3 kritik pozisyonda gole izin vermedi. Son dakikada Di Maria'nın şutunu Pinto kurtarınca maçın normal süresi 0-0 sona erdi ve uzatmalara geçildi.

Uzatmalar öncesinde avantajlı taraf Barcelona gibi gözüküyordu. Çünkü Madrid daha fazla yorulmuştu. Ancak Barcelonalı oyuncuların da pili bitti. Bu noktada Barcelona'nın belki de tek eksiği ortaya çıktı. Kenarda oyuna sonradan girip skoru değiştirebilecek oyuncuları olmaması. Barcelona mükemmel bir takım. Fakat ideal 11'deki oyuncuların alternatifi yok. Böyle olunca da bu tip 120 dakikalık maçlarda işleri zorlaşıyor.

102.dakikada Di Maria'nın ortasında Ronaldo kafayı vurup takımını 1-0 öne geçirmeyi başardı. Bu golle birlikte morallenen Real Madrid kalan dakikalarda rakibine pozisyon vermeyince Kral Kupası'nı kazanmayı başardılar hem de Barcelona'yı yendiler. 120.dakikada Di Maria'nın gördüğü kırmızı kart ise Mourinho açısından bir geleneğin devamı niteliği taşıyordu.

Maçın hakemi Mallenco ilk yarıda oyunu çok fazla durdurdu. 2. yarı ise pozisyonları oynatınca maçın temposu arttı. Ancak Madridli oyuncuların sertliğine de açıkçası izin verdi. Özellikle Arbeloa'nın Villa'ya yaptığı hareket çok net bir biçimde kırmızı karttı. Real Madrid Şampiyonlar Ligi maçlarında böyle hakem bulamayacaktır.

El Clasicoların heyecan kat sayısı her geçen maç artmaya başladı. Son 2 maçta 5-0'ın rehavetine kapılan Barcelona maçlarda biraz fazla rahat takılıyordu. Bu mağlubiyet onları kamçılayacaktır. Şampiyonlar Ligi'nde çok daha iyi bir Barcelona izleriz diye tahmin ediyorum.